Dar(altılmış) Bölge Sistemi’ne Neden Karşı Çıkılıyor?

Merhabalar,

Sanıldığının aksine Başbakan aslında bu seçimde iktidarını kaybetme tehlikesini iliklerine kadar hissetmiş olacak ki, bir benzerini rahmetli Turgut Özal’ın 1987 seçimelerinde hayata geçirdiği “seçim sistemi üzerinde oynayarak milli iradenin temsilinde adaleti katledip parlamentoda hak ettiğinden fazla güç devşirme” stratejisi şeklinde ifade edebileceğimiz, milli irade hırsızlığı stratejisini hayata geçirmeye karar vermiş.

Turgut Özal Ne Yapmıştı?

Rahmetli Turgut Özal biraz farklı bir yol izlemişti.

Bir yandan büyük şehirleri daraltılmış seçim bölgelerine bölmüş bir yandan da “Seçim Bölgesi Barajı” olarak adlandırılan ve örneğin 5 Milletvekili seçilen bir seçim bölgesinde %20 oyu, ya da 3 Milletvekili seçilen bir seçim bölgesinde %33 oyu geçmeyen hiç bir partinin o seçim bölgesinden milletvekili çıkaramaması esasına dayanan bir seçim sistemini parlamentodaki çoğunluğuna dayanarak hayata geçirmişti.

Bunun sonucunda ise, Prof. Dr. Yavuz Sabuncun’nun Anayasa Yargısı dergisinde 2006 yılında yazmış olduğu makaledeki örneklerde olduğu gibi :” …1987’de Van ilinde %25 oy alan partinin beş milletvekilliğinin tümünü kazanması ile 1991 seçimlerinde İstanbul’da %27,5 oy alan partinin 50 milletvekilliğinden 33 tanesini kazanması…” gibi adaletsizliği tartışılamayacak sonuçlar alınması mümkün olabilmişti.

Milletin hakkının maddi gasbına hırsızlık diyoruz ya, aslında onların temsilciliklerinin parlamentodaki gasbına da doğal olarak hırsızlık denilir.

İlkini yapanlar hırsızdır.

İkincisini yapanlar da…

Bu, bu kadar açık ve net…

Turgut Özal, belki bu sayede üç-beş yıl iktidarını korudu.

Peki sonra ne oldu?

Bunu bugün milli iradenin seçim sisteminde yapılacak oyunlarla tecavüzünü düşünen hırsız adaylarının iyi düşünmesini tavsiye ederim.

Peki şu anda gündemde olan nedir?

Anlaşılan o ki, Ak Parti iktidarı Dar Bölge Sistemi denen bir sistemi hayata geçirmeye çalışıyor.

Daha doğrusu Daraltılmış Bölge Sistemini.

Neden dar yetmemiş de daraltılmış derseniz, yazının sonuna kadar sabretmenizi rica edeceğim.

Dar Bölge Sistemi temelde ülkenin birbirine yakın büyüklükte nüfusu olan ve seçilecek milletvekili sayısı kadar siyasal bölgelere bölünmesine dayanır.

Yani eğer hayata geçirilirse, Türkiye’de  550 adet birbirine yakın nüfuslu siyasal bölge oluşturulacak ve her bölgede en yüksek oyu alan aday parlamentoya girecek.

Eğer tek turlu değil de iki turlu olmasına karar verilirse, ilk turda %50’yi geçen aday olmaması durumunda en yüksek oyu alan iki aday tekrar seçimlere girecek ve onlar arasından en yüksek oyu alan seçilecek.

Aslında, iyi yanları da olan bir sistem.

Bir kere her seçmen kendi milletvekilini bilecek. Böylece ona hesap sorabilecek. Milletvekilleri sadece Genel Başkanlarının ağzına bakmayacak, seçmenlerine karşı da sorumlu olduklarını akıllarından çıkarmayacak ve belki de Genel Başkandan çok (tabii eğer siyasal partiler kanununda da buna uygun değişiklikler yapılırsa) seçmenlerine kulak kabartacak.

Peki sakıncası ne bu sistemin?

İşte bu sakıncayı açıklamak için kullanılan kelimeye geliyor sıra, yani Gerrymandering’e (Kabaca durumu özetleyen güzel ama ingilizce bir video için tıklayın).

Bu yazıda iki örnek üzerinden Gerrymandering kaynaklı sakıncaları açıklamaya çalışacağım.

ÖRNEK 1.

Bir şehir düşünelim. Toplam 64 seçmen olsun. Seçimlere -basit olsun diye- sadece iki parti katılacağını (Yeşil Parti ve Mor Parti) ve bu şehirden toplam 4 milletvekili seçileceğini varsayalım.

Partilerden bir tanesinin seçmenlerinin yoğun olarak şehrin merkezinde yaşayan kesimlerden, diğerinin seçmenlerinin ise yoğun olarak şehrin eteklerindeki mahallelerde yaşayan ve şehire daha yakın zamanlarda göç etmiş seçmenlerden oluştuğunu düşünelim.

64 seçmenden 36 tanesi Yeşil Partili olsun, 28 tanesi ise Mor Partili olsun.

(Not: Ne kadar da İstanbul değil mi?)

Bir önceki seçimlerde dar bölge olmadığından 36-28 seçmen oranları sonucunda her iki parti de 2’şer milletvekili çıkarmış olacaktır.

Varsayalım artık dar bölge sistemine geçilmesine karar verildi.

Yani, şehir 4 adet milletvekili çıkaracağından dolayı şehiri her birisinde 16 seçmen olacak şekilde, kendi içlerinde bir bütünlük içeren (yani parçalı olmayan) dört adet politik bölgeye bölmek gerekecek.

Peki nasıl bölünmeli?

Aşağıdaki resimde her birisinde bu şartlara uyan dört farklı olasılık sunuluyor. Tabii çok daha fazla olasılık söz konusu ama meramımı anlatmak için bu dört adet yeterli olacaktır.

Gerrymandering

Şehir eğer , sol üst köşedeki gibi bölünürse 4 milletvekilliğinden 3’ünü Yeşil Parti, 1’ini ise Mor Parti alacaktır.

Eğer, sağ üst köşedeki gibi bölünürse Yeşil Parti de, Mor Parti de 2’şer milletvekilliği kazanacaktır.

Eğer sol alt köşedeki gibi bölünürse Yeşil Parti 4 milletvekilliğinin tamamını alırken Mor Parti avcunu yalayacaktır!!

Sağ alt köşedeki gibi bölündüğünde ise Mor Parti 3 adet milletvekilliğini (üstelik de şehir genelinde daha az oyu olmasına rağmen!) Yeşil Parti ise 1 milletvekilliğini kazanacaktır.

Yani farklı bölünmelere bağlı olarakYeşil Parti’nin 1, 2,  3, ya da 4 milletvekilliği kazanması mümkün!

Bu ne demek oluyor?

Seçmenler değil de, siyasal bölgeleri belirleyenler, hangi partinin ne kadar milletvekili kazanacağına karar veriyor.

Üstelik çoğunluğun desteğini alan daha çok milletvekili kazanacak diye de bir durum yok!

Yani çoğunluğun parlamentoda ciddi bir şekilde kaybettiği bir şekilde bile şehri bölmek mümkün! (3 Mor Parti milletvekili çözümünü hatırlayın!)

ÖRNEK 2.

Benzeri bir sonuçla karşılaşılan başka bir örnek verelim. Biraz uç bir örnek olsun.

Dilerseniz, bu sefer %49.8 oyu olan partiyi parlamento dışı bırakalım. Ne dersiniz? 🙂

Seçime giren üç parti olsun: Yeşil Parti – Kırmızı Parti ve Sarı Parti.

Varsayalım Yeşil Parti ülkenin tamamında dengeli bir şekilde dağılmış olsun ve oy oranı %49.8 olsun.

Kırmızı Parti ise sadece batıda, Sarı Parti ise sadece doğuda oy alan yerel partiler olsun.

Onlar da kalan %50.2’yi eşit olarak aralarında paylaşıyor olsun.

Gene varsayalım Kırmızı Parti batıda dengeli bir biçimde %25.1’i dağılsın, Sarı Parti’nin de doğuda %25.1 olan oyları dengeli bir biçimde dağılsın.

Yani ülkedeki seçmenler (kabaca) aşağıdaki gibi olsun (Şekilde 1000 adet seçmen var: 251 Kırmızı, 251 Sarı ve 498 Yeşil Partinin seçmenleri olsun).

yüzdeelli_sıfırmv

Şimdi Siyasal Bölgelendirme yapalım.

Eğer ülkeyi batı ve doğu olarak ikiye bölersek Kırmızılar batı’nın, Sarılar ise doğunun galibi olacaklarından oraların milletvekillerinin tamamını alıp götürürken, tüm ülkenin partisi olan Yeşil Parti %49.8 oyuna rağmen gözleri yaşlı bir şekilde parlamento dışı kalacakdır! (Yani batıdaki seçim bölgelerinde hep %50.2 ile Kırmızı Parti, Yeşil Partinin %49.8’ine galip gelecek, doğudaki seçim bölgelerinde ise bu sefer %50.2 ile Sarı Parti galip gelecek.)

Yani bir anlamda seçim barajı, partisine göre esnek olacak, hatta Yeşil Parti örneğinde olduğu gibi bir anlamda %49.8’e yükseltilmiş olacaktır!

NEDEN DAR DEĞİL DE DARALTILMIŞ?

Ak Parti’nin son bir-iki yıldır bu problemin kendi lehine nasıl sonuçlanacağına dair bir arayış içine girdiği biliniyor. Seyfettin Gürsel’in simulasyonlarından yola çıkarak Dar Bölge Sisteminde ne kazanacağını ya da ne kaybedeceğini öğrenmiş durumda.

Aslında problem sadece simulasyonla “ne yaparsak, ne sonuç verir” şeklinde modellenmesinin de ötesinde bir problem.

Problem literatürde “siyasal bölgelendirme problemi” olarak adlandırılan bir optimizasyon problemi.

Yani “şunun olması için ne yapmak lazım” gibi bir soruya cevap verilebilecek çözümleri olan bir problem.

Örneğin Ak Parti’nin en çok milletvekili çıkarmasını amaç olarak belirleyip, bölgelerin birbirine denk nüfusu olmasını, sınırdaş mahallelerden oluşmasını, coğrafi olarak birbirine yakın olmasını v.b. kısıtları modele koyup problemi çözmek ve parlamentoda Ak Parti’nini daha fazla milletvekilliği kazanmasını sağlamak mümkün.

Aynı kısıtları kullanıp, sadece amacı değiştirerek, yani amaç olarak CHP’nin ya da MHP’nin ya da BDP’nin milletvekili çıkarmasını belirleyerek, çözümü tekrarlamak ve birbirinden farklı parlamento dağılımına  yol açacak farklı bölgelendirme kararları vermek mümkün.

Hem de bunu Seyfettin Gürsel’in kullanmış olduğu simulasyonların, deneme yanılma temelli doğasından kaynaklı nedenlerle, gerek duyacağı zamana bile ihtiyaç duymadan yapmak mümkün…

Bütün yapılması gereken yukarıdaki kısıtları tanımlayıp, amaç fonksiyonuna ne istediğinizi yazmanız. Ardından gelsin çıkarınıza uyan siyasal bölgeler. (Not: Yukarıda bağlantı olarak verilen video’daki gibi parayı veren düdüğü çalar!)

Eee, sakıncası ne?

Demem o ki, parlamentoya hangi partinin ne kadar milletvekili göndereceğine bir anlamda siyasal bölgeleri kim belirlerse o karar verecek. Belli durumlarda seçmenlerden daha etkili olacak bu karar verici.

Peki sizce bölgeleri kim belirleyecek? 🙂

Elbette çoğunluğuna dayanarak Ak Parti ve de istediği gibi belirleyecek.

Ak Parti’nin adil davranmayacağını nereden biliyoruz?

Belki de adil olurlar ve yukarıda ifade ettiğim optimizasyon probleminin amaç fonksiyonuna X partisi en fazla kazanacağı çözüm nedir (yani bizim durumda Ak Parti’nin) koymaz da seçimler sonucunda temsilde adaleti en fazla sağlayan çözüm nedir konulur…

Eskiden bir dizinin meşhur ettiği bir replik vardı: “Komik olma kuzen Larry!“…

Daraltımış Bölge Sistemi niye isteniyor sanıyorsunuz?

Eğer adalet kaygısı olsaydı, gündemde tartışılan sistem yukarıda yazdığım çeşitli avantajları nedeniyle Dar Bölge olurdu.

Şimdi yukarıdaki örnekleri (özellikle ikincisini) düşünürseniz, dar bölge Güney Doğu’da BDP’nin tüm milletvekillerini süpürmesiyle sonuçlanabilir. Yani Ak Parti’nin doğudaki kaybı büyük olur.

Bu kaybı batıdan alacağı sonuçlarla telafi etmek mümkün mü?

Bana soracak olursanız, batıda da (önümüzdeki dönem de oylarının düşmesiyle orantılı olarak elbette) beklediği sonucu alması imkansız olabilir.

Aslında YSK mahalle bazında sonuçları web sitesinde yayınlar yayınlamaz bu analizi yaparak veriye dayanarak konuşmak isterdim.

Ama kabaca bir analiz yapmak da mümkün.

Şöyle ki, bölgelerin nasıl belirleneceğine bağlı olarak da İstanbul – İzmir ve Ankara’da (ki seçmenlerin üçte birini oluşturuyorlar), gene nüfusları (yani seçilecek milletvekili sayıları yüksek olan) Adana – Mersin – Hatay – Antalya – Bursa – İzmit v.s. gibi büyükşehirlerde, Dar Bölge Sisteminden (hele bir de şehir merkezlerinde azınlık da olsa bir miktar oyu varken, ama oyları şehrin eteklerinde yoğun olduğundan) Ak Parti’nin avucunu yalaması gayet mümkün.

Erhan Erkut’un yaptığı çalışmada Manisa örneğinde olduğu gibi pek çok şehirde ise ciddi kazançları da olacaktır elbette. Zaten sanırım Ak Parti’yi bu konuda heyecanlandıran da bu durum. Ama İstanbul – İzmir ve Ankara gibi bazı şehirlerdeki olası kayıplarından endişe ettikleri de açık.

Nitekim Seyfettin Gürsel’in yayınladığı raporun ardından yaptığı başka simulasyonları da değerlendirip, “her bölge eşittir bir milletvekili”, yerine “her bölge eşitttir 4 ya da 5 milletvekili” gibi bir çözümü ortaya atmaları da işte bu nedenle.

Yani Daraltılmış Bölge Sistemi denen sistemi. Dar değil Daraltılmış

Adil olmayacaklarını buradan biliyoruz.

Üstelik Daraltılmış Bölge Sisteminde en yukarıda ifade ettiğim sistemden kaynaklı iyileşme (yani seçmenine karşı sorumlu olan milletvekili) söz konusu olmayacak.

Öyleyse ne faydası olacak?

Eğer zaten temsilde adalet gözetilecekse, yani mümkün olduğunca partilerin alacakları oylarla kazanacakları milletvekillikleri arasında fark en az olacaksa o zaman ne değişecek? Neden böyle bir tartışma açılıyor? Dar Bölgenin potansiyel faydaları olmayacak, var olan sisteme de yakın bir sonuç alınacak şekilde bölgeler belirlenecekse neden tartışıyoruz ki?

Aklıma şehire traktörle giden ağa ve marabanın hikayesi geliyor…

CHP’nin yerinde olsam ne yapardım?

Söz konusu optimizasyon problemini çözer sonra da “Ey Ak Parti, eğer kendinizi düşünmüyor ve amacınız seçmenlerine karşı sorumlu milletvekilleri olsun istiyorsanız  o halde dar bölge olsun. Yani her bölgede bir milletvekili olsun. Temiz olsun. Daraltılmış bölgenin bir avantajı olmayacak ki seçmen için. Ha bu arada Siyasal Bölgelerin nasıl şekilleneceğine de bırakın CHP karar versin. 🙂 Bir de siyasal partiler kanunu değiştirilsin. Adayların belirlenme sürecinde de seçmen söz sahibi olsun” derdim.

Buna yanaşmayacaklardır…

Buna yanaşmayacak olmaları da adaleti gözetmeyeceklerini, kendilerini gözeteceklerini yani bölgelere karar verirken adil davranmayacaklarını gösterecektir.

CHP ev ödevini yapmalı, bu tartışmanın gündeme geldiği gün çıkıp özgüvenle yukarıdaki sözlerle ön almalı. Ak Parti’nin ajandasının ne olduğunu herkesi ikna edecek şekilde deşifre etmelidir.

Ak Parti, şimdiye kadar çok küçük ölçekli de olsa ara sıra siyasal bölgelendirme yaptı. Bu yaptıkları yeniden bölgelendirme işlemlerinde (yani bir ilçenin bir kaç mahallesinin komşu ilçeye kaydırılması v.b.) nedense hep keser kendilerine yontulma olasılığıyla kullanılıyordu. Yarın da bundan farklı olmayacak. Hazırlıklı olmaya gerek var.

Neyse, umarım açıklayıcı olmuştur neden dar bölge daha da doğrusu daraltılmış bölge sistemine insanlar karşı çıkıyor.

Çünkü başımızda adil ve dürüst birisi yok.

Bu kadar açık ve net.

 

Posted in Uncategorized | Tagged , , , , , , | Leave a comment

Ak Parti Mitinginde Bir Çapulcu

Merhabalar,

Başbakan’ın bugün yaptığı bir konuşma üzerine yazmaya karar verdim bu yazıyı.

Kim yazıyor Başbakan’ın konuşmalarını gerçekten çok merak ediyorum…

Eskiden hayat ne güzeldi.

Bizim bütün bildiğimiz Başbakan, Perez’e, Esad’a, Fransız Parlamemterlere falan ayar veren bir dünya lideriydi.

Hatta ülke içinde de muktedirlere, TUSİAD’a, TSK’ya, yüksek yargıya, bir de muhalefet partisi liderlerine kodu mu oturturdu.

Sonra öğrendik ki, boş zamanlarında da Alo Fatih’e, Karaalioğlu’na, Akif Beki’ye, Şahenk’e Demirören’e, v.b. beğenmediği yazıları yazan ya da yayınlayanlara da ayar veriyormuş.

Hatta “kupon arsaları” ondan habersiz satan TOKİ başkanına (hoş onu da bugün işten almışlar iyi mi…), sadece 10 Milyon verebileceğini söyleyen Sıtkı Ayan’a, hatta son üç-dört ay yayınlanan kasetlerdeki sempatikliğiyle,  ben dahil halkımızın önemli bir kısmının gönlünü kazanan Bilal’e bile ayar veriyormuş meğer…

(Not: Bilal konusunda ciddiyim.  İroni yok yani. Nerede böyle güzel evlat. Bütün bildiği “Evet babacığım”, “Tamam babacığım”, v.s., … eğer içinde bir gün patlayacak şekilde hırs biriktirmiyorsa gayet şirin bir şey aslında…)

Demem o ki, Başbakan şimdiye kadar kamuoyunda saygın, yüksek konumlarda olan kişilere ayar veriyordu çoğunlukla.

Bugün ise kalkmış bir blogger’a ayar verdi!

Nereden nereye…

Hani biz diyoruz ya, işte bizim farkımız bu (…ne diyorum yaf. İçime Başbakan mı kaçtı…)

Neyse uzatmayayım.

Aslında olay bir çapulcunun Ak Parti’nin 23 Mart 2014 tarihinde Yenikapı mitingine gitmesi ve gözlemlerini ertesi gün blogu üzerinden paylaşmasıyla başlıyor. Temelde yazı “ötekiyle empati kurmaya çalışan beriki” şeklinde özetlenebilir. Evet “öteki” demektedir özetle. Bu eleştirilebilir, ama “anlamak istiyorum” , “birlikte yaşamalıyız” ve “sizi seviyorum” yazının geneline hakim olan tema.

Yazı sosyal medyada ve ekşi sözlükte paylaşılır.

ODATV yazıyı erken farkedenlerdendir. 25 Mart tarihinde okurlarıyla paylaşır.

Ardından Cüneyt Özdemir bu gözlemleri 26 Mart tarihinde Radikal Gazetesinde yazıyı okurlarına özetler.

Aynı gün eleştiriler de başlamıştır.

Beyinsizadam ve Kadir Sarıkaya bloglarında tepki yazıları yayınlarlar. Beyinsizadam hadi neyse ama Kadir Sarıkaya bayağı, nasıl ifade etsem, “hoş olmayan bir seviyede” yazmıştır.

Bir yandan da çok sayıda okuyucu, tepkilerini (olumlu-olumsuz) bu üç blog üzerinden yorumlar olarak yazmaya başlar.

(Not: Bu arada çapulcunun blogunda an itibariyle sanırım 1895 adet yorum bulunuyor yani kabaca 731 A4 sayfası!!).

Bu durum üzerine Cüneyt Özdemir, 28 Mart tarihinde karşı cephenin sesini yani itirazları da okurlarıyla paylaşır.

İtiraz edenler sadece okurlarla sınırlı kalmaz ve kimi yazarlar gazetelerdeki köşelerine taşırlar bu yazıya olan tepkilerini.

28 Mart tarihinde Star Gazetesinde Ahmet Kekeç, “Bacaksız Oryantalistler” başlığında yazarken, Yeni Akit gazetesinde Ersoy Dede, “Bu bir nefret suçudur” başlığını kullanır.

30 Mart tarihinde Yeni Şafak gazetesinde Hilal Kaplan ise “Aşk ile Hülogg” başlığını tercih etmiştir.

Belli ki çapulcu ilginç bir fay hattına ayağını basmıştır.

Öyle ki Ak Parti İl Başkan Yardımcısı İffet Polat’ın da bulunduğu 11 kadın suç duyurusunda bulunur.

Neyse buraya kadar herşey iyi hoş ama Başbakan belli ki çapulcuyu affetmemeye niyetli görünüyor.

Yıllarca “bidon kafa” lafını sanki “Kemal Kılıçdaroğlu” kullanmış gibi tekrar tekrar kullanarak kitleler üzerinde algı operasyonunun alasını yapan Başbakan, belli ki kendine meydanlarda kullanmak için yeni cephane topluyor.

Okumadığı aşikar olan blog yazısını, belli ki yazılanı değil de anlamak istediğini anlayan birilerinin aktarmasına dayanarak, yanlış çıkarsamalarına alet ediyor. (Not: Yok kendisi okumuşsa durum daha da vahim…)

Öte yandan, bunu yaparken sıradan bir insanı, kendi yandaşlarının önüne atmaktan hiç çekinmiyor.

Ne için?

Sırf meydanlarda kullanabileceği üç satırlık replik için.

Hele şu kaotik ortamda, Başbakan, sadece kendi yandaşlarının değil tam tersine kendisine cepheden saldıranlar için bile aslında hedef haline getiriyor  çapulcuyu

Hiç düşünmez mi, Kılıçdaroğlu’na atılan yumruk zaten yükselen Ak Parti’de ki “Besiç’e, Şebbiha’ya, el-Şebab’a” özenen gençler söylemini yellemekte iken, bir de çapulcuyu tekrar gündeme getirmesinin acaba neye, kime faydası olur diye?

Belli ki düşünmez…

Yoksa son iki-üç yıl içinde, 60 aylık çocuklarına rapor alan aileleri çocuklarına ihanetle, üstelik de çocuklarının geri zekalı olduğu anlamına gelebilecek sözlerle suçlamazdı, ya da kendi seçmenleri arasında bile çok sayıda kürtaj olan kadın varken, “her kürtaj bir uluderedir” demezdi, ikinci bir ayyaş bulmadan ülkede hemen herkesin tepki göstereceğini bilerek “iki ayyaş” lafını kullanmaz, üstüne üstlük bunu tevil fırsatı olduğunda tevil ederdi.

Daha listeyi çok uzatmak mümkün. Başbakan bir gün umarım şu sözlerden tek bir oy kazandıracak olan bir tanesinin olup olmadığını bir düşünür.

Yani bir kişi var mıdır, “Ben Ak Parti’li değildim. Ama madem kürtaja karşı artık Ak Parti’li olacağım” diyen?

Ya da “Keşke, daha çok ısrar etseydiniz, Gezi Parkı yerine AVM çok daha iyi olacaktı” cümlesini, soyadı Erdoğan, Albayrak ya da Kalyon olmayan birisinden duydu mu bir senedir?

Özetle, çapulcuyu hedef göstermesinin kendi taraftarları arasında birilerinin yüreğini soğutması mümkün elbette. Çünkü belli ki bir fay hattı harekata geçmiş. Ama ben olsam -hele son yıllarda ağzımı açtığımda yaptığım hataları şöyle bir düşünür- bu riskli adımı hiç atmazdım.

 

 

 

 

 

 

 

Posted in Uncategorized | Tagged , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Vaka 4 – Egemen Bağış’a Örülen Ağ (Ekleme – Düzeltme)

Merhabalar,

Aslında başka bir yazı yazmak için bloga gelmiştim. Ama aklıdayken Egemen Bağış’a Örülen Ağ başlıklı yazıdaki bir hatayı düzelteyim.

Söz konusu yazıda telefon trafiği ve internette bulunan video görüntüleri arasında zaman çelişkisi olduğu ve internette bulunan görüntülerin aslında Egemen Bağış’a verildiği iddia edilen rüşvet görüntülerinin olmadığını bunun kamuoyunu yönlendirme amaçlı bir sızıntı olduğunu yazmıştım.

Daha sonraki günlerde ise söz konusu olayın ve dört bakana verildiği öne sürülen rüşvetlerin emniyet tarafından teknik takiplerinin detaylarını da içeren savcılık fezlekesi medyaya sızdı. Bu fezlekeye göre yukarıdaki zaman çelişkisinin nedeni “NOT: Kararda adı geçen şahısların görüntüsünün alınması için kullanılan cihazların güncelleme hatası nedeniyle cihaz saat ayarları yanlıştır, geçerli olan saat dilimi tutanakta belirtildiği gibidir.” şeklinde açıklanmış. (Sayfa 288/toplam 299 sayfalık pdf dosyası içerisinde)

Eğer bu doğru ise aslında teslimat 16:15 civarı yapılmış. Yani kurye 15.22’de telefon trafiğinden de anlaşılacağı üzere henüz Ortaköy’e gelmemiş. Gelmesinin ardından Reza Bey’e teslimat yapılmış ve o da Egemen Bağış’a ziyaret için bakanlığın Ortaköy binasına girmiş.

Bu düzeltmeyi de yapayım dedim.

 

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Vaka 4 – Egemen Bağış’a Örülen Ağ

Merhabalar,

Hani rüyamda görsem inanmazdım ama bu yazımda Egemen Bağış’a örülen ağı yazmak kısmet oldu!

Gözümü açan yazı için OdaTV’yi tebrik ederek başlamak istyorum.

OdaTV, benim de aşağıda ki Egemen Bağış’ın Güncesi başlıklı yazıda kullandığım video ile Reza Zarrab’ın 19 Nisan tarihinde Egemen Bağış’a para göndermesine yönelik telefon trafiği olduğu iddiasıyle piyasaya sunulmuş olan video  arasındaki çelişkisiyi farketmiş ve bu işten kim faydalanır diye düşünmeden gerçeğin peşinde olma güdüsüyle gündeme taşımış. Gerçekten de (eğer doğruysa) Reza Zarrab söz konusu kayıtlarda 16.00’da buluşmak üzere Egemen Bağış’la randevu alıyor ve 15:24 te bir üçüncü şahısla yaptığı telefon konuşmasında, kuryenin henüz Ebru Hanım’ın yanında olduğunu öğreniyor. Halbuki video görüntülerinde kurye saat 15.22’de Ortaköy’de…

Bu çelişki beni öncelikle aşağıda yaptığım hatadan dolayı utandırdı. Kafamda olağan şüpheli olan Egemen Bağış hakkında yayınlanmış olan videolar, doğal olarak inancımı pekiştirmeye yönelik olduğundan dolayı filtresiz bir şekilde beynimin kıvrımındaki yerini aldı ve hemen ardından da aşağıdaki yazıyı yazıp çekinimsiz bir şekilde onlardan birisini kullanmama yol açtı…

Bu süreci Ergenekon – Balyoz – KCK – ODATV – Casusluk vs. bilimum davada Ak Parti sempatizanları aynen böyle yaşamıştı. Pek çoğumuz hayret ediyorduk bu kadar açık dolmaları, bu kadar çelişkilerle dolu kanıtları, yalanları insanlar nasıl da kolay yutuyor diye. Şu anda o davalarda yapılanların benzerleri bugün de aynen yapılıyor.

Egemen Bağış’a kurulan ağ’da tam olarak işte böyle bir hadise.

Aslında ilk videodaki motosikletli kuryenin yaptığı teslimat, (benim anladığım kadarıyla) Ortaköy’de Çırağan Otel’de gerçekleşen (videolarda brinci köprüyü görüyoruz, yer ortaköy. Çırağan mı tam emin değilim!) ve (Taraf gazetesinde yayınlanan haberin eğer aslı varsa) 28 Haziran tarihinde Ak Parti’nin anket parasının Reza Zarrab tarafından ödenmesi çerçevesinde yapılan teslimat.

Yani 19 Nisan 2013 Egemen Bağış teslimatı değil!

Nitekim söz konusu “hırsızlık kanıtı”, parti yönetimi tarafından pek de ciddiye alınmamış olsa gerek ki, dün Egemen Bağış ve Metehan Demir arasında geçtiği iddia edilen ve islami konuları makaraya alan telefon görüşmesini piyasaya sürüldü. Böylece hırsızlık suçlamalarıyla sıkıştırılan Egemen Bağış’ın, özellikle muhafazakar kitlelerin zoruyla istifa ettirilmesinin sağlanmaya çalışıldığını düşünüyorum. Muhtemelen, söz konusu muhafazakar kitle baskısıyla istifa ettirilmesinin ardından, operasyonu tezgahlayanlar kamuoyuna “hırsızlık nendeniyle uzaklaştırıldı, Ak Parti hırsızlığı kabul etti” şeklinde bir propaganda başlatmayı düşünüyor.

Egemen Bağış’la bu operasyonları yapan güç arasında (cemaatin yaptığı iddia edilen ama bana kalırsa İngiltere-Neo Con işbirliğinin Obama ABD’siyle girdiği mücadelenin yansıması bizim ülkemizde yaşananlar. ABD ve İngiltere’nin bilhassa ortadoğu’da çeliştiğini, Emniyetçilerimizin İngiltere -ya da Kraliçe’nin diğer ülkesi olan Kanada- ile oldukça yakın işbirliğinde olduğunu, Egemen Bağış’ın ise ABD’yle bayağı içli dışlı olduğunu düşünürsek, model bu olayda da doğru sonuç veriyor ) ne alıp verilemiyor bilemiyorum. Ama çok uzun zamandır on yönelik olarak operasyonlar yapılıyor. Nitekim, daha önceden de Red Hack’in ortaya döktüğü ve Egemen Bağış’ın eşini hedef alan yazışmalar da, ABD elçisiyle yazışmaları da piyasaya sürülmüştü. (Bu arada RedHack’in hiç bu operasyonlarda hedef alınan kesimler dışında kişilere yönelik bir şey sızdırdığını hatırlamıyor olmamı tesadüfle mi açıklamalı bilemiyorum?!? Neyse bu başka bir yazının konusu…).

Özetle Egemen Bağış gibi çapsız bir kişinin TC’nin bakanı olması bir yana, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı bile olmasının mümkün olduğu bir ülkemiz var. Ne yazık ki, bu ülkenin bu şekilde yoluna devam ediyor olmasını senden-benden ayrımı yapan ve doğruların değil çıkarlarının yanında olan basın kuruluşlarının rolü büyük.

OdaTV kendine yakışanı yaptı ve çelişkiyi ortaya çıkardı. Ben ise kendimce duruma bir açıklama getirmeye çalıştım. Kesin olan tek şey söz konusu iki video arasındaki çelişki ve birilerinin bizi yönlendirmeye çalıştığı.

Alınacak ders, zaten birileri an itibariyle toplum gözünde olağan şüpheliler, bizler ise yönlendirilmeye çok açık bir durumdayız. Kimsenin hakkını yemeden, kimseye de hakkımızı yedirmeden, yargı ve güvenlik içerisinde örgütlü olan kişileri de, onlara yılalrdır siyasal kalkan olan ve bir kısmının yolsuzluğa battığı açık olan Ak Parti’lileri de gündemden temizlememiz gerekiyor. Her şeye rağmen (tatava yapmadan 🙂 ) gereğini yapalım deyip bu yazıyı sonlandırıyorum.

Not: Aşağıdaki başlıkta düzeltme yapmayacağım. Yaptığım hata orada kalsın. Belki hatırladıkça bana ders olur.

Not 2: İŞİNİZİ DOĞRU YAPIN @HARAMZADELER333 ve @BAŞÇALAN ! YÖNLENDİRME YAPTIĞINIZI GÖRÜRSEM BURAYA SİZİ TEKRAR KONUK EDERİM. HABERİNİZ OLSUN!

Posted in Uncategorized | Tagged , , , , , , | Leave a comment

Egemen Bağış’ın Güncesi – 19 Nisan 2013 (Cuma)

19 Nisan Programı:

8:00 Sabah kalkılacak.

9:30 Kahvaltının ardından Kağıtşehir’deki yeni icraatımızın açılışına katıl.

Konuşma İçerik: CHP’nin “toplumun değerleriyle kavgalı olduğu” bir kaç kere söylenecek. Onların laiklik anlayışına giydirilecek. Bizim ise  gerçek laikliğin teminatı olduğumuzu da mutlaka söylemek gerek. Kılıçdaroğlu’yla da dalga geç! (Bir espri patlat 🙂 ).

10:30 Deniz Temiz Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Tezcan Yaramancı’yı kabul et. Gelmeden wikipediadan mutlaka araştır. Meşhur biri sanırım. İleride lazım olabilir.

12:03 Cuma Namazı Kılınacak. Allah şimdiden kabul etsin. Amin.

13:00 Öğle Yemeği yenecek. (Şu sıralar kilo aldım aman fazla kaçırma!)

15:22 Reza Zarrab’dan 500,000 dolar alınacak.

(Zafer abi dikkatli ol, eksik çıkabiliyor bazen dedi. Bir de sürekli ucuza gidiyorsun deyip duruyor. Yok deve. Diğerleri ne alıyor ki? Çikolata kutusuna daha fazla sığmaz ki? Araştır. Reza’nın ağzını yokla.)

16:00 Mesai bitene kadar diğer ıvır zıvır işleri yap . İmzalar, kararlar filan falan. Koca bakanlıkta bir ben mi çalıyorum ne! Hepsi tembel bu adamların…

19:00 Yaşasın akşam yemeği! (Eğer öğle yemeğinde irademe hakim olmuşsam, akşam yemeğinde ödülü hak ettim demektir! Yoksa bu aralar biraz kilo aldım aman fazla kaçırmayayım)

20:00 Bir sonraki gün Fatih Koleji’nde yapılacak tören için konuşma hazırla.

(Önemli: Kahrolası federaller kumpas kurup, yamuk yapabilirler…Usta’nın bir bildiği var sanırım. Bize “dikkatli olun” dedi. Bugün Mit’ten rapor mu ne gelmiş. En iyisi konuşmada Fethullah Gülen Hocaefendi’ye bir selam çakayım da, olayı garantiye alayım. Ne me lazım. Hem çocukların da hoşuna gider. Ne de olsa gençler geleceğimiz. Köfteler. Biz de o sıralardan geçtik. Aslında hala gencim. Bu aralar biraz kilo aldım ama olsun. Sanırım İngiltere’de minibara fazla yüklendim geçen hafta. Neyse,  genç ve yakışıklı bir başbakan ne yakışır bu ülkeye. Uçarız valla.:)

Konuşmada, içinde bulunduğumuz kutlu doğum haftası vesilesiyle de bir kaç kelam etmek lazım. “Her önemli kararı aldığımızda bu durumda olsa Hz. Muhammed ne yapardı sorusunu sorabilseydik keşke” cümlesini mutlaka geçir. USA’daki bütün tamponlarda çıkartması vardı (WWJD). İlk satan ne para kırmıştır ama. Acaba Türkiye’de de tutar mı? Bir düşünmek lazım! Ya tutarsa? 🙂 Reza’ya sor bakalım. Belki ortak şirket kurarız. Sermaye ondan, beyin ve yaratıcılık benden. Eee, tabii kimde ne varsa onu koyacak. 🙂

Posted in Uncategorized | Tagged , , , | Leave a comment

Simonların İmamı – Kurtlar Vadisi Ergenekon


Merhabalar,

Yapılması gereken işler, seyahatler, hastalıklar derken gene bayağı bir ara verdim bu bloga. Ama bilmenizi isterim ki bu arada boş durmadım. Bayağı bir okuma yaptım. Bir kısmı daha evvel okumuş olsam da yeni bilgiler ışığında tekrar okuduğum, bir kısmı ise daha yeni basılmış olan kitaplar oldu bu okumaların ağırlıklı kısmı. Nedim Şener’in üç kitabı (İstihbarat Yalanları ve Hrant Dink, Kırmızı Cuma, Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat), Saygı Öztürk (Okyanusun Ötesindeki Vaiz), Hanefi Avcı ( Haliçte Yaşayan Simonlar), Ahmet Şık (İmamın Ordusu), Serdar Öztürk ( AKP ve Gülen’i Kurtarma Planı), İsmail Saymaz (Hanefi Yoldaş), Oray Eğin (İmha Planı), Tuncay Özkan (Danıştay Cinayeti Cumhuriyete Saldırı), Adem Aslan Yavuz (Bir Ermeni Var) bu dönemde okuduğum ya da tekrarladığım kitaplar oldu. Sırada İlhan Taşçı’nın İlahi Adalet kitabı var.

Bütün bu kitapları ardı sıra okuduktan sonra “KRAL ÇIPLAK!” ve “MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR” deyişleri kafamda yankılanıp duruyor…

Bu yazı bu kitapların ardından kafamda şekillenmiş olanlarla yazılıyor. Tabii bu dönem içerisinde yaptığım ve bu yazının asıl konusu olan bir başka okuma daha var ki…

Azıcık sabredin, yazarını biraz aşağıda dile getireceğim söz konusu okumanın.

Yani AZ SONRA! 🙂

Öncelikle, bu yazımın daha öncekilerde olduğu gibi bir vaka analizi olarak bir konunun ele alınıp, medyada kim nasıl bir yanıltma yapmış, hangi sızdırılan belgelerle, kamuoyun neye ikna edilmeye çalışılmış taramasından biraz farklı bir yazı olduğunu belirtmek isterim. Bu yazı aslında daha ileri bir tarihte böyle bir analizin yapılması için arka plan oluşturmak amacıyla yazılmış bir yazı. Buna rağmen bu yazı da öncekiler gibi, açık medya kaynakları kullanılarak ve elden geldiğince birinci el kaynaklara dayanılarak yapılmış bir analiz olacak. Ama geniş ve yaygın bir tarama değil de dar hatta bayağı dar ama bir o kadar da derin bir tarama söz konusu bu yazıda.

Ne yazık ki, bu yazı öncekilerden biraz daha uzun olmak durumunda kaldı. Yazıyı bölmek, bütünlüğünü bozmak istemedim. Sizlere şimdiden iyi okumalar ve sabırlar dilerim! 🙂

Hanefi Avcı Haliçte Yaşayan Simonlar başlıklı kitabında –kimilerinin iddia ettiğinin aksine- çok şey söyledi.  Üstelik –gene kimilerinin iddia ettiğinin aksine- bu söylediklerini de yeterince destekleyecek şekilde ya deliller sundu ya da aramak isteyenlere bu delilleri bulacağı adresleri gösterdi. Haliçte Yaşayan Simonlar kitabı bugün devletin birimleri tarafından yeterince değerlendirilmiyor (gibi görünüyor) olsa da yakın bir gelecekte aksinin ortaya çıkmaması için hiçbir neden yok.  Nitekim bu yazıda ben elimden geldiğince Hanefi Avcı’nın gösterdiği bir adrese yoğunlaştım. Tabii ki benim imkânlarım sınırlı ve kısıtlı. Ama kanımca ilginizi çekebilecek bir şeyler ortaya koyabileceğimi düşünüyorum.

Yazıya başlamadan önce, Haliçte Yaşayan Simonlar kitabından bir arka plan oluşturmak istiyorum. Sizi sıkmamak ve de yormamak adına söz konusu kitaptan sadece benim yaptığım çeşitli çıkarsamaları dile getireceğim. Bu çıkarsamaların dayanağı olan orijinal metinleri ise en altta dipnotlar kısmında, parantez içerisindeki rakamlara tekabül edecek şekilde bulmanız mümkün. Meraklı ve/veya şüpheci okurlar bu dipnotlara da bakabilirler.

Hanefi Avcı, emniyette cemaatçi bir yapılanma olduğunu, bu yapının sadece emniyetle sınırlı olmadığını MİT, TSK, Yargı, Maliye, v.b. pek çok devlet kurumunda yerleşerek alternatif bir devlet yapısı kurduğunu, bu kurumların bütün kritik dairelerinde kurum içi sorumlularının olmasının yanı sıra kurum dışından da sivil imamlarının olduğunu dile getiriyordu[Dipnot 1]. Farklı kurumlardan sorumlu imamların kurumlar arasında eşgüdümün sağlanması ve ortak operasyonlar düzenlenebilmesi için kendi aralarında her hafta düzenli toplantılar yaptıklarını ve alınan kararların, kurum içerisinde yer alan kişiler tarafından uygulamaya sokulduğunu belirtiyordu [Dipnot 2]. Bu yapılanmayı İttihat ve Terakki yapılanmasıyla özdeşleştirerek, devletlerin böyle paralel bir yapılanmayla yaşamlarını devam ettiremeyeceğini söyleyerek aslında yıllarını devlet memuru olarak geçirmiş bir kişinin bu kitabı neden yazmak zorunda olduğunun da ipuçlarını veriyordu. [Dipnot 3]

Hanefi Avcı’ya göre, bu tip cemaat birliktelikleri “eğer sadece sosyal ilişkiler kurmak ve dayanışma amaçlı” olsalar, aslında sorun olarak görülemeyecekken son yıllarda durum böyle değildi [Dipnot 4]. Artık, kurumlardan sorumlu sivil imamlar, kendilerince cemaatin önünde engel gördüğü bürokrat, siyasetçi, devlet kurumları ve hatta özel şirketleri hedef alarak bu kişi ve kurumların elimine edilmesine yönelik operasyonlar düzenlemekteydi [Dipnot 5]. Bu operasyonlar kimi zaman, devletin istihbarat olanaklarını kullanılarak elde ettikleri bilgileri yandaş medyaları aracılığıyla kamuoyunda saygınlıklarını sarsacak şekilde kullanarak (ses kayıtları, video kayıtları, v.b.) hayata geçiriliyordu. [Dipnot 6] Kimi zaman da elde edilen bilgilerin gene cemaat tarafından gerek cemaatte yer alan gerekse kendileri hakkında cemaat çevrelerinde bilgi-belge olduğu için belki de mecbur bırakılmış yargı mensupları tarafından dava konusu haline getiriliyordu. [Dipnot 7] Bu davalar ise, elde edilen istihbarat bilgilerinin manupule edilerek, ilgisiz başka belgelerle ilişkilendirilerek ve hatta yeni deliller imal edilerek yürütülüyordu. [Dipnot 8]

Hanefi Avcı’nın kitabında devletin imkânlarının cemaat çıkarı için kullanılıyor olmasına dair çok sayıda örnek bulunmaktaydı. Eğer cemaatin hedefinde birisi varsa bu kişi hakkında devletin bütün teknolojik ve hukuki imkânları kullanılarak detaylı istihbarat toplanıyor, açıklar bulunmaya çalışılıyor, bulunanlar yeterli değilse biraz da makyajlandıktan sonra eldeki medya imkânları kullanılarak kamuoyu oluşturuluyordu. Ardından ise kişi kim vurduya gitmiş oluyor, bu çalışmaları yapanlar ve yayanlar faili meçhul olarak kalıyordu. Öte yandan eğer mağdur olan kişi cemaate yakın birisiyse devletin teknolojik ve hukuki bütün olanakları seferber edilerek failler şaşırtıcı bir hızda bulunuyor ve şaşırtıcı bir hızla da yargılanıyordu.

Yakın zaman önce, ÖSYM başkanına Hayati Yazıcı adına mail gönderen bir kişinin pıt diye bulunuyor olmasına rağmen, Deniz Baykal’a kaset santajı yapanların kim olduğunun ya da MHP yöneticilerini video kasetleriyle hedef alan kişilerin kim olduğunun (henüz) bulunamıyor olması örneğini yaşamamız da aslında bu iddiaları bir ölçüde destekler görünmekte. Bu arada yazı konusundan uzak olan MHP olayına dair ufak tefek bir yazıyı da aşağıda dipnot olarak bulabilirsiniz tabii ilginizi çekerse [Dipnot 9].

Özetle, Türk Polisi istediğinde Konya Ovasında kaybolmuş toplu iğneyi ertesi gün buluyor, istemezse Rize Belediye Başkanı’nı aylarca bulamıyordu. Bir yapının devletin bir kurumunun içerisinde örgütlü bir şekilde yer almasının doğal sonucu sanırım bu olsa gerek. Vücut kimyasıyla örtüşmeyen devlet memurlarını işten el çektirip yerine kendine yakın kişileri göreve getiren, yani devlet memuru yerine iktidarın ya da bir başka yapının memurlarını yaratanlar ve bu işler olurken kulağının üzerinde yatanlar, hatta “Canım geçmiş dönemlerde de oluyordu, siyasi sorumlu elbette dilediğiyle çalışabilmeli” diyen medya mensuplarını da kısmet olursa bir gün gene bu bloga konuk etmek isterim. Son olarak belli bir cemaatin kendi bünyesinde yer almasını engellemek yerine bu çabaların diğer başka kurumlarla benzeri bir şekilde önünü açacak olmuş olsa TSK’nın halinin nice olacağını da ne yazık ki düşünmeden edemiyorum.

Zaten Hanefi Avcı’yı da isyan etme noktasına getiren de ortaya çıkan bu durum olmuş görünüyor. 2006 yılında dönemin İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un [İmamın Ordusundan İlginç Ayrıntılar] ve İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler’in [Dipnot 10] çeşitli ayak oyunlarıyla görevden uzaklaştırılmalarının ardından, 2009 yılında da Mustafa Gülcü, Celal Uzunkaya ve Emin Arslan gibi üç Emniyet Genel Müdür Yardımcısının ve Sakarya Emniyet Müdürü Faruk Ünsal’ın görevden el çektirecek soruşturmaların tamamında, devletin imkanlarının kullanılarak, hukukun iğfal edildiği, delil yaratılmaların yaşandığı, zorlama soruşturmaların başlatıldığı, medyanın linç yapmak için birer silah haline dönüştürüldüğü yani dört-başı mamur birer operasyon olması, söz konusu yapının “sosyal dayanışma amaçlı” olmanın ötesine geçip “devlete paralel ve cemaat çıkarlarına hizmet eden” bir yapıya dönüşmüş olduğuna ikna eder Avcı’yı. Zaten kendisinin de 2009 yılı sonu itibariyle benzeri bir operasyona hedef olduğunu fark etmesi ve söz konusu yapının aynı hukuksuz yolları hayata geçirmiş olduğunu öğrenmesi bu ikna sürecinin anladığım kadarıyla çok daha hızlanmasını sağlıyor.

Dikkatinizi çekmiştir sanıyorum 2009 yılının ikinci yarısı Emniyet açısından oldukça ilginç bir dönem olmuş. Toplam beş Emniyet Genel Müdür Yardımcılığından dördü 2009 yılının ikinci yarısında boşalıyor. İlk önce Ali Kolat Sivas’a Vali olarak atanıyor (Haziran 2009), ardından Emin Arslan tutuklanması nedeniyle (24 Eylül 2009) ardından da diğer ikisinin yani Mustafa Gülcü ve Celal Uzunkaya bir başka soruşturma kapsamında tutuklanmaları nedeniyle  (18 Aralık 2009) koltukları boşalıyorlar. Nedim Şener, Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat isimli kitabında Yalçın Bayer’in 25 Nisan 2008 tarihli yazısından bir alıntı yapıyor  (a.g.e. sayfa 69):

“…1986 yılında F. Gülencilerin baskısıyla Turgut Özal lise ve üniversite mezunlarının doğrudan Polis Kolejine girme imkanı tanıdı. Bunlara Emniyet içerisinde “özel sınıf” deniliyor. Hepsinin Fethullahçı olduğu herkes tarafından biliniyor…”

“…Ve bugün o gençler, polis teşkilatının en önemli şubelerinde Daire Başkan Yardımcılığı rütbesine kadar çıktılar. Şimdi sıra Daire başkanı olmalarına geldi. Ama bunun için küçük bir pürüz var. Polis Şurası kararı ile II.sınıf emniyet amirinin I. Sınıfa çıkması için dört yıl beklemesi gerekiyor…”

Alıntıların ardından Nedim Şener şunları yazıyor (a.g.e. sayfa 70)

“…Yazıda sözü edilen polisler 2008 yılındaki şuradan istediği sonucu alamadı. Ancak “özel sınıf” denilen bu polisler, bu yıl kanundan gelen haklarını alarak 1. sınıf Emniyet Müdürü olarak, teşkilatın yönetiminde görev aldılar. 2009 yılında yapılan Polis Şurası sonrası bu özel sınıfların çok büyük kısmı 4 yıldızlı 1. sınıf emniyet müdürü olarak şimdi önemli görevlere atanabilecek konuma geldiler. Böylece onlar da daha önce terfi etmiş ve şu anda görev bekleyen 1065 1. sınıf Emniyet Müdürü ile birlikte İl Emniyet müdürlüğü, daire başkanlıkları ve polis okulları müdürlükleri olmak üzere aktif görev yerlerinden birine talip olacaklar…”

1065 kişi arasından öne çıkıp aktif görev almak kolay bir yarış değil elbette. Nitekim Önder Aytaç da uzun bir röportajının bir kısmında bu polislerin yaşamakta olduğu sıkıntıları dile getirmektedir ( Bize Düşen Taraf Olmaktır, 2 Kasım 2009). 2009 yılında bu atamalarda etkili olacak olan kişilerin artık orada oturmamaları, 2009 yılında bu hakkı kazananlar açısından ayrıca önemli olsa gerek. Hanefi Avcı’ya göre dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın çok yakınında bulunan ve bu nedenle olsa gerek, emniyet içi atamalarda etkili olan Mustafa Gülcü’ye yapılan operasyon, onun atamalar sırasında tercihlerini hep başkaları yönünde kullanıyor olması ve emniyet içerisindeki cemaat yapılanmasını engellemeye çalışması.

Açıkçası Mustafa Gülcü’nün durumu gerçekten oldukça ilginç. Gerek Ahmet Şık’ın kitabından gerekse Hanefi Avcı’nın kitabından (hatta Şamil Tayyar, Önder Aytaç gibi yazarların yazılarından) anladığımız kadarıyla Mustafa Gülcü, dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın oldukça yakını. Hem arkadaşı, hem de anladığım kadarıyla itikat olarak da bir yakınlıkları var. Hanefi Avcı, bakanın bile göz göre göre Mustafa Gülcü’ye yapılan bu haksızlığa müdahale etmesini engelleyebilecek kadar güçlü bir yapılanma olduğunu ifade ediyor kitabında. 2009 yılının ikinci yarısında bütün Emniyet Genel Müdür Yardımcıları tek tek uzaklaştırılırken anlaşılan İçişleri Bakanı Beşir Atalay bu kişilerin yerine istenilen atamaları yapmayı bir dönem sürüncemede bırakır ve gerçekleştirmez. Hatta üç haftaya yakın bir dönem emniyette sadece bir tane emniyet genel nüdür yardımcısı kalır (18 Aralık 2009 – 13 Ocak 2010 arasında). Cemaate yakın yazılarıyla bilinen ve polis enstitüsü öğretim üyesi Önder Aytaç belki biraz da bu nedenle Beşir Atalay’ın bile Ergenekoncu olup olmadığını sorgulayan bir yazıyı 5 Ocak 2010’da yazar.

Bu arada bu dönemde kabak Ak Parti milletvekili Fevzi İşbaşaran’ın da başına da patlıyor görünüyor. Konu dağılmasın diye buraya yazmayacağım bu olayın detaylarını da aşağıda dipnotlarda bulabilirsiniz. [Dipnot 11]

Bu üst kademe emniyet yöneticilerinin başlarına gelenlerin her biri başlı başına bir medyatakibini gerektiriyor aslında. Bu kişilerin yaşadığı süreç hukuki olarak ve arka planları bağlamında çeşitli belgelere dayanılarak zaten Haliçte Yaşayan Simonlar, Nedim Şener’in İstihbarat Yalanları ve Hrant Dink, gene Nedim Şeneri’in Ocak 2011 yılında yayınlamış olduğu Kırmızı Cuma, Ahmet Şık’ın yayınlayamadan kamuya mal olmuş kitabı İmam’ın Ordusu, İsmail Saymaz’ın Hanefi Yoldaş ve bir ölçüde de Saygı Öztürk’ün, Okyanus Ötesindeki Vaiz kitaplarında ele alınıyor. Ama yaşanan sürece paralel olarak hangi sızdırma haberler ve daha sonraları yalan/yanlış olduğu ortaya çıkan bilgilerle hangi köşelerde ve gazetelerde haberler yapıldığını da elbet bir ara zaman bulur bulmaz tek tek ele almaya çalışacağım. Ben ya da başkası bunu elbet bir gün yapacaktır…

Hanefi Avcı’ya getirilen eleştirilerden bir tanesi kitabında yeterince belge bulunmamış olmasıydı. Halbuki birazdan değineceğim üzere kitabında yayınlanmış olduğu kısmıyla bile (bir kısmına otosansür uygulanmış) gayet önemli olan bir belge vardı. Öte yandan böyle bir iddiayı öne sürenler, her halde kitabın yazarının bir dönemin KOM (Kaçakçılık ve Organize Şuçlarla Mücadele) Daire Başkanlığını yapmış olduğunu, emniyette, hatta emniyet içi ve dışı cemaat çevrelerinde oldukça sevilen/sayılan bir kişi olduğunu, özetle içeriden hatta taa göbekten biri olduğunu unutmuş olsalar gerek.

Kaldı ki, söz konusu kitabın ardından yazılan diğer kitaplar Hanefi Avcı’nın bu iddiaları dillendirirken pek de yalnız olmadığını gösteriyor. Aynı iddiaları bir şekilde kamuoyuyla ve gerekli yetkililerle paylaşan Emin Arslan ve Sabri Uzun’un her ikisinin de uzun yıllar Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı yaptığını, üstelik Emin Arslan’ın daha iki sene öncesine kadar Emniyet Genel Müdür Yardımcısı olduğunu, bu kişilerin her ikisinin de birinci el bilgilerle emniyetin içerisinden olaylar hakkında yıllardır bilgi sahibi olduğunu akıldan çıkarmamak gerekli.  Yani moda deyimiyle “Hanefi Avcı bu… Boru mu?” sorusunun cevabı “Hayır değil” olacaktır ve bu kişilerin şahitlikleri, yalancılıkları çok kereler ortaya çıkarılmış olan bazı gizli tanık ifadelerine de benzemeyecektir…

Bu arada Sabri Uzun’un konu hakkında elinde daha fazla bilgi-belge olduğu ve bunları halihazırda devletin çeşitli kurum ve kuruluşlarıyla paylaşmış olduğu konusunda da medyaya yansımış çeşitli haberler görmek mümkün. Örneğin Islak İmza davasında yargılanan Avukat Serdar Öztürk, Sabri Uzun’un 20 Eylül 2010 tarihinde Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yürüttüğü soruşturma kapsamında vermiş olduğu ifadede, sahte belgelerin kimler tarafından nasıl üretildiğinin detaylı bir şekilde anlatmış olduğunu iddia ederek, 25 Kasım 2010 tarihli duruşmada söz konusu ifadenin mahkeme tarafından getirilmesini talep etmişti. Emniyet Genel Müdürlüğünden söz konusu ifadeyi isteyen mahkemeye ifade aylar sonra 12 Mayıs 2011 tarihinde gönderilmesine rağmen “…mahkeme heyeti soruşturma dosyasına giren Uzun’un ifadesini, “yürümekte olan bir soruşturmanın gizliliğini” gerekçe göstererek, sanık avukatlarına vermeme kararı aldı….”

Ahmet Şık Vakası üzerine aşağıda yazmış olduğum yazıda, İnceleme Tespit tutanağında Sabri Uzun tarafından yazılmış olduğu açık olan bir kısım notlara yönelik olarak polis tarafından yapılan yorumlarda notların yazarının Ergenekon Terör Örgütü üyesi olarak nitelendiğini belirtmiştim. Üç aya yakın bir süre geçmesine rağmen halen Sabri Uzun’un yeni bir dalgayla gözaltına alınmamış olmasının bir nedeni olsa gerek. Ya gelenek olduğu üzere 12 Haziran 2011 seçimleri bekleniyor, (22 Temmuz 2007 seçimlerinin ardından dalga dalga Ergenekon operasyonları gelmiş, 29 Mart 2009 yerel seçimlerin hemen ardından önce KCK ilk dalga, Devrimci Karargah ilk dalga, Hizbullah v.s. gelmiş ardından ise Islak İmza süreci başlamış, 12 Eylül referandumunun ardından ise önce Hanefi Avcı ve yeni dalga Devrimci Karargah’la sezon açılmış, ardından bu sene başında da ODATV ve Ahmet Şık/Nedim Şener ile operasyon devam etmişti.). Yani bir olasılık Sabri Uzun’a yönelik sürecin genel seçimler sonrasına kalmış olduğu. Bir diğer olasılık ise artık mızrağın çuvala sığmadığı ve bir şeylerin değişmeye başladığı ki bunu zaman gösterecek…

Çok uzattığımın farkındayım. Ne yazık ki birazcık daha da uzatacağım. Ama arka planı oluşturmak bitti sayılır. Artık yazının asıl konusuna başlayabiliriz. Peki bu yazımın konusu ne olacak derseniz, bunun için önce Hanefi Avcı’nın kitabında yukarıda dile getirmiş olduğum belgeyi (daha doğrusu mektubu) biraz daha açmam ve/veya sizlere hatırlatmam gerekli sanırım.

Kitapta, Hanefi Avcı, Emniyet içerisindeki cemaat yapılanmasının büyük olasılıkla doğrudan Hoca Efendi’ye yönelik yazmış olduğu ve kendi eline geçen bir mektubun önemli bir kısmını da okuyucuyla paylaşıyor. Bu mektup temelde bir şikayet mektubu. Özellikle de kod adı Kozanlı Ömer olan ve gerçek adıyla (Osman Hilmi Özdil) Hanefi Avcı, Sabri Uzun, TSK ve MİT tarafından da deşifre edilmiş olduğunu belirttikleri ve emniyetten sorumlu sivil imam olan kişiden şikayetlerini dile getiriyor cemaat mensupları. Bu arada böyle bir mektubun Hanefi Avcı’nın eline nasıl geçtiğini düşünecek olursanız, zaten neden taa içeriden bilgi sahibi olduğunu ve boru olmadığını da daha iyi değerlendireceksinizdir.

Kitap yayınlandıktan sonra söz konusu kişinin gerçek hayatta kim olduğuna dair çeşitli bilgiler medyamızda yer aldı . Söz konusu gerçek kişi de bu kitabı ve yazarını mahkemeye vererek tavır aldı.

Öte yandan, bu yazımın konusu Osman Hilmi Özdil de olmayacak! 🙂

Kitapta yer alan mektupta, cemaat mensupları tarafından Kozanlı Ömer’in aktifhaber.com sitesinde emniyetin yetkilileri bile henüz bilgilendirilmeden önce bazı operasyonları kamuoyuyla paylaştığı, bunun da yapılanmayı zora soktuğunu ifade ediliyor.

Hanefi Avcı da kitabında başka bir yerde de şunları söylüyor:

“…Cemaattin gizli imamları bu sitelerde gerçek ve farklı adlarla köşe yazıları yazmakta ve geniş cemaat sempatizanı kitleleri yönlendirmektedir. Yusuf Gezgin, Y. Derin soy gibi sahte isimler altında makaleler ve Derin Yapı ve Türkiye gibi kitaplar yazılmaktadır. Sanki birbirinden ayrı kaynaklarmış gibi gözüken şeyler aslında tek bir kaynaktan yönlendirilmekte, hatta zamanla resmi bilgiye dönüşmektedir…”

Aslında bu kişiler hakkında (yani Yusuf Gezgin ve Yavuz Derinsoy) nedense medyada çok fazla yazı yazılmadı. Bunlar kimmiş, neler yazmışlar, ne düşünürlermiş v.b. pek bir şey duymadık. Hiç kimse merak etmiyor mu? Açıkçası ben merak ediyor(d)um.

Eğer gerçekten de Yusuf Gezgin ve Yavuz Derinsoy emniyet içerisindeki imamlar arasındaysa, son 3-4 yıldır emniyetin yapmış olduğu ve iddiaya göre bir yapılanmanın yönlendirmekte olduğu operasyonların (Ergenekon, KCK, Balyoz, Kafes, Islak İmza, Erzincan, Devrimci Karargah, v.b.) ülke gündemimizi ne kadar meşgul ettiğini, hatta belki de bir anlamda sadece gündemimizi değil siyaseti (aşağıda daha detaylı bu konuya değineceğim) ve bu bağlamda da ülkemizi yönettiğini düşünürsek, bu operasyonları yöneten emniyetçiler üzerinde etkisi olduğu iddia edilen kişilerin ne düşündüklerini, nasıl bir ideolojiye sahip olduklarını bilmemiz aslında isabetli olmaz mı? Ne de olsa o fikirler geleceğimizi şekillendiriyor sayılmaz mı?

Hanefi Avcı’nın yazdıkları ve/veya emniyet içindeki yapılanmanın (büyük olasılıkla) hoca efendiye göndermiş olduğu mektuplar yalan/yanlış v.b. de olabilir elbette. Yani bu yukarıdaki yazarlarla, iddia edilenlerin hiçbir alakası da olmayabilir. Yani belki de o kadar önemli birileri de değillerdir bu kişiler ve böyle bir okumanın hiçbir anlamı da olmayabilir.

Ama Yusuf Gezgin’in internettin en çok okunan köşe yazarlarından birisi olması  bile başlı başına, kanımca, ülkemizde kamuoyunun en çok takip ettiği kişilerden birisinin neler yazdığını ilginç hale getiriyor. (NOT: Benzeri bir ilgiyi hak eden bir başka yazar da Rauf Atilla Polat ya da okuyucularının hitabıyla RAP ki o da artık başka bir medya takibine diyelim. Ama şu kadarını söyleyebilirim RAP’ın çizdiği çerçeve, olaylara bakış açısı, ele aldığı olaylar Yusuf Gezgin’le oldukça paralel gibi görünüyor. Bu arada Polat amma sevilen bir soy isimmiş de haberimiz yokmuş diyesim geliyor …)

Özetle, benim Y.Gezgin ya da Y. Derinsoy’un emniyetteki konumu hakkında hiçbir iddiam söz konusu değil. Ben bugünkü medya takibini Yusuf Gezgin’e, onun bir dönem, ülkemizin en çok okunan yazarlarından bir tanesi olması nedeniyle karar verdim. Aşağı yukarı bütün yazılarını okuduktan sonra da her ne kadar ideolojik ve tarihsel değerlendirmelere dair görüşlerinin büyük bir kısmına katılmıyor olsam da, gerçekten de öngörüsü yüksek ve etkili bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim.

Yukarıdaki paragrafta yer alan, bir dönem ifadem eminim gözünüzden kaçmamış olacak. Yusuf Gezgin ve Yavuz Derinsoy, Hanefi Avcı’nın kitabının yayınlanmasından 4 ay, Sabri Uzun’un yukarıda belirtmiş olduğum ifadesinden 3 ay sonra, aynı gün 1 Ocak 2011’de sırra kadem basmış görünüyorlar. Aktifhaber.com sitesinde yazan Yusuf Gezgin de, Habervaktim’de yazan Yavuz Derinsoy da yazılarını eş zamanlı olarak (belki de tesadüftür) durdurdular. Zaten Yavuz Derinsoy Temmuz 2010’dan itibaren daha çok medya kulisleri gibi daha az kapsamlı yazılar yazmaya başlamış birisiydi. Belki de başka bir sitede daha kapsamlı ve teferruatlı yazılar yazarken habervaktim’de de müstear bir adla kısa yazılar yazıyordu. Bunu ben bilemem. Kaldı ki, Yusuf Gezgin kadar üzerinde okumalar yapacak kadar yazısı yayınlanmadan uçup gitti bir yerlere anlaşılan…

Bu arada, eğer “Bizim mahalle bakkalının bile youtube’da videosu var. Acaba bu kadar okunan Yusuf Gezgin nasıl biri, hangi kanallar internetin bu kadar çok okunan yazarına görüş sormuş göreyim.” diyorsanız size iyi şanslar dilerim. Sadece 5 tane (alakasız) video var  ve bunlardan iki tanesi ise her ne hikmetse fonda Dr. Tahir Kumkaleli’nin Derin Devlet kitabı olmasına rağmen akan yazılarda Yusuf Gezgin’in cümlelerinin olduğu, hastakurt isimli ve bugüne kadar yayınladığı videolardan anladığım kadarıyla Yusuf Gezgin’in öğretileri doğrultusunda kendisini epeyi bir geliştirmiş bir arkadaşın yüklemiş olduğu videolar. Öte yandan Tahir Tamer Kumkaleli’nin yazılarından da anlaşılacağı üzere siyasi görüş olarak Yusuf Gezgin’den 180 derece öte tarafta. Kanımca bu videolar bayağı bir manüpulatif amaçla hazırlanmış gibiler. Diğer üç video ise tamamen alakasız.

Son bir şey daha yazayım da içimde kalmasın. Yanılıyor olabilirim ama Yusuf Gezgin pek çok konuda sanki Önder Aytaç’la benzer düşünüyor gibi geldi bana. Sanki aynı düşünce okulundan etkilenmiş gibiler.  Benzer dönemlerde benzer kişileri benzer iddialarla hedef aldıkları bazı yazılara rastlamak mümkün. Örneğin benzer tarihlerde yazmış oldukları şu iki yazı gibi onlarca örnek bulmak mümkün; Yusuf Gezgin’in yazısı ve bir buçuk ay sonraki Önder Aytaç yazısı . Ya da şu Yusuf Gezgin yazısıyla  aşağı yukarı aynı zamanda yayınlanan şu Önder Aytaç yazısı ne kadar farklı sizce? Kişisel düşüncem Önder Aytaç’ın çok daha rafine yazıyor olduğu ve yazılarında etnik kökenler üzerine Yusuf Gezgin kadar çok yer ayırmadığı.

Neyse, aşağıda kendi cümleleriyle düşüncelerini okuyunca siz bu konuda kendiniz karar verirsiniz diyerek artık keseyim. Yusuf Gezgin neler yazmış bir bakalım artık. Nasıl bir insanmış, hangi konularda neler düşünüyormuş, eğer Başbakan’ımıza etki edecek bir yazar olmuş olsaydı ülkemizde neler olurdu, v.b. konularda biraz bilgilenelim. Bir de spekülatif bir konuda bir bölüm olacak. Hadi bu spekülatif konu da sürpriz olsun. Yazıyı okuyacak sabrı gösterenlere kalsın bu sürpriz spekülasyonum! 🙂

Aşağıdaki yazılar Yusuf Gezgin’in aktifhaber.com sitesindeki yazılardan derlendi. Bir kısmını aktif haberin web sitesinde bulmak mümkün olmadığından archive.org sitesine atıf yapılmak durumunda kaldım. Özellikle Archive’dan alınan yazıların üzerindeki tarihler söz konusu yazının arşivlenmiş olduğu tarihtir. Yani tam yazının internete konduğu tarih olmayabilir. Ama üç aşağı beş yukarı belirtmiş olduğum tarihlerde söz konusu yazı yayınlanmış durumdadır.

Son olarak yüzlerce sayfayı bulan yazısı var Yusuf Gezgin’in. Bilmenizi isterim ki benim aşağıda sunduklarım, benzeri onlarca örneğin arasından çok da üzerinde düşünülmeden rastgele seçilmiş yazılardır. Yani öyle cımbızla çekilen, tek tük cümleler değil. Alıntı yaptığım kısımlar sıklıkla yazılarında tekrarlanır. Dilerseniz sizler de yazılarını baştan sona okuyarak bu söylediklerimin doğruluğunu kendi gözlerinizle görebilirsiniz üstelik de yazarın görüşleri hakkında daha fazla fikir sahibi olabilirsiniz.

Artık, kemerlerinizi bağlayabilirsiniz. İyi yolculuklar. 🙂

Kendisi hakkında yazdıkları:

Yusuf Gezgin yazılarında kendisi hakkında nedense fazla bilgi vermiyor. Hatta hiç bilgi vermiyor da diye biliriz. Kendisinin yörük kökenli olduğunu ve 80 öncesindeki sağ-sol çatışmalarının yoğun olduğu bir şehirde yaşamış olduğunu biliyoruz. Pek çok şehir de 80 öncesi şiddetli çatışmalar olurdu. Yörüklerin yaşadığı Çukurova da görece daha fazla bir yoğunluktan bahsetmek mümkün olabilir elbette. Siyasi düşünce olarak da kendisini (en azından bir dönem) ülkücü olarak tanımlıyor. Eğer öyle biri varsa Kozanlı Ömer’in de ilk gençlik yılları böyle bir ortamda geçmiş olabilir.

NOT: Yazıları tamamına erişmek için başlığı tıklamanız yeterli olacaktır.

Ulusalcı Akıllı Ol! – 12 Şubat 2007

“… Ben; kökenini yeminle ispat etme ihtiyacı duymayan “Türk anadan ve Türk babadan” olma köyü, kökeni belirli bir Türk’üm, Yörük’üm. İlaveten 1980 öncesinde sağ-sol çatışmalarının yoğun olduğu, her gün birkaç kişinin öldürüldüğü bir ilde ülkücüydüm. Duvarlara yazdığım yazıların, attığım sloganların hesabını tutmadım. Pek çok arkadaşım dövüldü. Öldürülen, arkada ağlayan analar-yarlar-bacılar bırakan arkadaşlarım oldu. Ülkücülüğümden dolayı kurşunlandım…”

Bir başka yazısından ise kendisinin ara ara yurdumuzu teftişe çıktığı (daha çok Güneydoğu’yu) ve orada (her ne kadar o dönem henüz en çok okunan internet yazarlarından birisi olmasa bile) bölgedeki valiler ve kaymakamlar tarafından konuk edilen bir basın temsilcimiz olduğunu anlıyoruz:

Doğudan İzlenimler (3) – 18 Eylül 2005

“…Bölgede valilerle ve kaymakamlarla görüştüm. Mülki idare amirlerini büyük bir çaba ve heyecan içinde gördüm. O coğrafyada iyileşmenin ve normalleşmenin devam etmesi için canla başla çalışıyorlar. Her biri bir şantiye şefi gibi, bölgeye bir şeyler kazandırmaya çabalıyor. Hükümetin bol miktarda kaynak göndermesinden memnunlar. Gelen kaynaklar suyu, yolu olmayan köylere harcanıyor. Bölgede son 3 yılda yapılan yol, götürülen içme suyu Cumhuriyet tarihinin geri kalan yıllarıyla kıyaslanıyor. …. Ne var ki askeri birimlerin bu bölgede halkın ve sivil yöneticilerin üzerindeki tarassutu devam ediyor. Militer hava tamamen kaybolmuş değil…”

Mücadelenin Tarafları

Yusuf Gezgin’in yazılarında yoğun olarak işlenen bir bakış açısı var. O da Türkiye’nin yüzyılı aşkın bir süredir Beyaz Türkler’in elinde oyuncak olduğu ve Kara Türklerin bu Beyaz Türkler tarafından sömürüldüğü teması. Yusuf Gezgin’in yazılarında kullanmakta olduğu Beyaz Türk – Kara Türk tanımındaki Türk aslında bir ırka işaret etmiyor. Yusuf Gezgin’e göre Beyaz Türkler zaten Türk bile değiller. Onlar kripto ecnebiler.  Son yıllara kadar da ülkemizde bu kripto ecnebilerin hakimiyeti söz konusu. Önceleri bu kripto ecnebiler aslında kripto Yahudilermiş yani Sebetaycılar. Özellikle Cumhuriyet kurulana kadar böyle devam etmiş. Ardından bu kripto Yahudilere kripto Ermeniler de dahil olunca artık Beyaz Türk’leri kripto ecnebi olarak adlandırmak daha doğru olurmuş. Bu kripto ecnebilerin önemli bir kısmı ise zamanla Alevilerin arasına sızmışlar.

Aslında has Kara Türk olan Anadolu Aleviler, oldukça saf ve kolay kandırılan bir halk olduklarından dolayı, bu kripto ecnebileri kendi içlerine kripto alevi olarak kabul etmişler ve kendilerinden saymaya başlamışlar. Örneğin mum söndü aslında kripto ecnebilerin daha doğrusu kripto Yahudilerin bir ritüeliyken, bunu zamanla Alevi ritüeliymiş gibi empoze etmişler. Kripto ecnebilerin Alevilerin arasına sızmaları aslında demografik bir gereklilikmiş. Nüfusları artmadığından, üstelik de rahata alışan çocukları devlet memurluğu gibi meşakkatli işler yerine rahat bir yaşamı seçtiklerinden, Alevileri kendi ajanları olarak belli kurumların belli seviyedeki yöneticileri olacak şekilde kullanıyorlarmış. Tabii en tepe de sadece kripto ecnebiler varmış. Bu kripto ecnebiler hem Ergenekon’un hem devletin önemli kurumlarının (özellikle yargı ve askeriyenin) hem de PKK’nın en üst noktalarını elinde tutuyormuş. Bu kripto ecnebiler DHKPC’den İBDA-C’ye bütün terör örgütlerini de yöneten ellerin sahipleriymiş. Bir de KEK Türkler varmış ki, bunlar aslında has Kara Türk kökenlilermiş ama kripto ecnebilerin tuzaklarına düşerek onların kara planlarına alet oluyorlarmış.

Kara Türkler ise Müslüman Anadolu Türk halkı çoğunluklu olsa da Müslüman Kürt halkı da, Çerkezi de, Laz’ı da, kripto olmayan açık Ermeni’si de, açık Rum’u da aslında Kara Türk sayılırmış.

Mücadele de tabii ki Beyaz Türklerle Kara Türkler arasındaymış. Yıllarca Beyaz Türkler ülkemizi karmaşadan karmaşaya sürüklerken, son yıllarda arık Kara Türkler ayıkmış ve yönetimi demokratik bir şekilde ele alarak ülkenin ufkundaki kara bulutları dağıtmaya başlamışlar.

Buyurun aşağıda bu konuda yazdığı kimi yazılardan bir seçki:

Kripto ecnebiler ve Halaçoğlu’nun cesareti – 26 Ağustos 2007

“…Birde “sahte kimlik” işinin toptancılığını yapanlar vardır. Bunlar olduğundan farklı bir görünüme bürünerek iş çeviren “kripto” dediğimiz vatandaşlardır. Bu işi dünyada en profesyonel yapanlar tabiî ki Yahudilerdir. Yahudiler bütün milletlerin kimliklerine bürünebilecek, hatta milliyetçisi kesilebilecek, bu konuda teoriler geliştirebilecek meziyete sahiptirler. En sivri Rus milliyetçisi Jirinovski Yahudidir. Arap milliyetçiliğinin teorisyeni Mişel Eflak Yahudidir. Türk milliyetçiliğinin teorisyeni TEKİNALP (Moiz Kohen) Yahudidir. Türkçülüğün hararetli savunucuları Adıvar’lar (Adnan ve Halide Edip) Sebataydır. Fransayı ABD’nin Neo-con politikalarına teslim eden, Fransız milliyetçisi! Sarkozy Yahudidir. Merkel’in de Yahudi olabileceğine ihtimal veriyorum…

“…Dünyada kullanılan “farklı din ve milliyetten görünerek iş yapma”, (kripto) uygulamalarının en başarılı projesi Türkiye’ye tatbik edilmiştir. Çok defa anlattığım gibi, Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve Türkiye’nin sinirlerinin ele geçirilmesi bu projenin sonucudur. Türk Tarih Kurumu başkanı Halaçoğlu’nun da bahsettiği gibi ülkemizde Türk ve Müslüman ismi almış, Atatürk’ü istismar eden, millet iradesini hiçe sayan, etkili noktaları tutmuş bir sürü “Kripto Ecnebi” vardır …”

“…Ermeni kimliğini koruduğu halde Müslüman Türk adı alarak, sinsi ve planlı bir şekilde hedefine yürüyen kesimler; Bu kesim isimlerini, kütüklerini değiştirmiş, eski izlerini silmişlerdir. Bu tutum tehdit ve tehlikeye tedbir değil, sistemin merkezine sızma, ele geçirme davranışıdır. “Kripto Ermeni” diyebileceğimiz bu kesim eğitimli ve kültürlüdürler. Sivil ve askeri bürokrasinin en etkili noktalarında vardırlar. Birbirlerini bildikleri ve dayanışma içinde olduklarından kara Türklere göre büyük avantajlara sahiptirler. Kripto Ermeniler sosyal hayatta, çağdaş bir takım derneklerde, kadın kuruluşlarında, laik kimliğiyle öne çıkan yapılanmalarda çok etkindirler. Sistem açısından akredite olmalarına rağmen bunlar Türkiye için tehlikedirler. Batıyla iç içedirler ve sistemin kalbine yerleşmişlerdir. Atatürkçülüğü, laikliği tekellerinde tutarak Anadolu insanını karalamakta; laikliği İslam düşmanlığı olarak kullanmaktadırlar. Türkiye’de Yargıda ve Üniversitelerde pek çok “Kripto Ermeni” bulunduğunu düşünüyorum. Van, Diyarbakır, Malatya gibi üniversitelerde ciddi bir Ermeni kadrolaşma vardır. Bunlar dışarıya verdikleri laik-Kemalist çizginin aksine PKK’lılarla iş tutmaktadırlar. Kripto Yahudi ve Ermenilerin en rahat saklanabildikleri kesim Alevilerdir. Alevilerin insancıl, hoşgörülü yaklaşımını istismar ederek o kesimde çok etkin hale gelmişlerdir. Tercihan alınan Alevilerin arasında TSK’ya çok sayıda Ermeni ve Sebatay sızmaktadır…

“…Özellikle doğuda ayak basmadık yer bırakmayan bu STK’lar getirdikleri kız-erkek çocukları büyük şehirlerde okutmakta; her birini uzun vadeli misyonları için hazırlamaktadırlar. Atatürkçü- Kemalist jargonla hareket ettikleri için sivil ve asker devlet erkânından ve iş dünyasından yardım görmektedirler….

‘Derin Devlet’in Derinliklerine Seyahat – 26 Haziran 2007

“…Öncelikle Türkiye’deki derin devlet asla milli değildir. Bütünüyle batı güdümündedir. Hatta bizdeki derin devletin en büyük hasmı, uyutulması, yönlendirilmesi gereken muhatabı bizzat Türk milletidir. Türk halkını yabancı güçlerin operasyonlarına karşı koruma gibi bir endişesi hiç olmamıştır. Bilakis devleti milletten koruma kaygısı vardır…”

“…Türkiye’de şu anda iş başında olan derin devletin temelleri 1800’lü yılların başında atılmış; profesyonel, uzun vadeli hedefleri olan bir derin çekirdek oluşturulmuştur. Bu derin yapı özel eğitimli mühtedi! ecnebilerden oluşmaktaydı. İhtidaya önem veren ve köken, kan, ırk saplantısı olmayan Osmanlı Devleti ihtida ettiği ileriye sürülen bu kesimlere şüpheyle yaklaşmamış, hak ettiklerinin ötesinde payeler vermiştir. Orduya ve Saraya yönelen mühtediler! üst düzey komutanlıklar alarak, Saraya damat olarak sistemin kalbine yerleşmişlerdir. Saray bürokrasisine ve orduya sızan bu dönmeler, Batı (İngiliz) desteğiyle ordu içinde örgütlenmişlerdir…”

“…1800’lü yılların başında temelleri atılan “derin çekirdek” 1900’lü yılların başında; Ordunun, Sarayın, Hariciyenin ve devlet bürokrasisinin içinde güçlü ve gizli bir yapı haline gelmiştir. 2. Meşrutiyeti ilan ederek 2. Abdülhamit’i deviren ve kısa sürede devleti dağıtan İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde bu kripto ecnebiler çok etkindi.

Milletin ensesinde boza pişiren; her türlü provokasyonu, karanlık operasyonu meşru gören; memleketi geren, her çetenin altından çıkan derin devletimizin geçmişi, kökeni buralara dayanmaktadır. Kendilerine Beyaz Türk diyerek asıl Türkleri tahkir eden, kafalarındaki kast sisteminde Anadolu insanını en alt tabakaya koyan, sivil hayatın içine konuşlanmış gürültücü kesimde bu ekibin uzantılarıdır…”

“…Tek Parti Dönemi boyunca özellikle, Atatürk’ün vefatından 1950’lere kadar bu ekibin ülke üzerinde mutlak hâkimiyeti vardır. Bu dönemde derin ve sığ ayrımı yapmak anlamsızdır, zira devlet bütünüyle derindir. Sığ olan sadece millettir, vatandaştır. İktidar mücadelesi derin aileler arasında (Karakaşi, Yakubi, Kapani) cereyan etmektedir. Anadolu insanı kulvar dışındadır, denklemde yoktur…”

Devletin Kayırdığı Tarikatlar – 28 Kasım 2006

“…Yoga, maharişi, bahailik, babailik gibi kabbalistik felsefeye dayanan ve “uç”ları bölgemizde ”her taşın altından çıkan ülke”ye dayanan oluşumlar teşvik bile görmektedir.

Bir tarikat olan Bektaşiliğin merasimlerine katılmak için Erkan-ı Devlet yarışmakta, programlarında methiyeler düzülmektedir. Bektaşi ayinlerine, hatta Şiilerin zincirli merasimlerine sempatiyle yaklaşılmaktadır.

Devlet içinde odaklanma ve bürokratik etkinlik açısından okumaya önem veren, hayati kurumlara yönlendirmeler yapan Bektaşilerin diğer tarikatlarla kıyası mümkün değildir. Üstelik Bektaşilerin önemli bir kısmı tasavvuftan uzaklaşmış, politize olmuş durumdadırlar. Marksizm, ateizm alevi kesimde etkilidir. “Ali-siz Alevilik”i savunan, kendini “İslam dışı” gören güçlü eğilimler vardır. Muhalefet kültürü ve protest duruş yaygındır. Bu kesimi kendine taban edinmiş silahlı terör örgütleri dahi vardır. Büyük çoğunluğu bir siyasi partiye angajedir. Batı’nın özel ilgisine mazhardırlar. Bazı kurumlarda hükümetleri kilitleyecek kadar güçlüdürler.  

Bektaşi Urbasındaki Sebataylar ve Mum Söndü –  İlk yazıldığı tarih 7 Aralık 2006 ardından 28 Ocak 2008

“…Her alanı kontrol etme hırsındaki Sebatayların pek çoğu (güya)ihtida ederken en rahat hareket alanı sunan Bektaşi toplulukları içinde gizlenmeyi tercih etmişler, bir tasavvuf, sevgi, insanlık yolu olan Bektaşiliği de deforme etmişlerdir. “Ali-siz Alevilik” gibi yaklaşımlarda bunların rolü olduğunu düşünüyorum…”

 “…Nüfus artışında ciddi problemler yaşayan, kendi gençlerini Türkiye’nin hayati müesseselerine yönlendirmekte ve oralarda tutmakta sıkıntı çeken ve bu nedenle sürekli mevzi kaybeden Sebataylar bu açıklarını Alevi kesimle ve kontrol edebildikleri diğer kripto ecnebilerle doldurmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle Alevi vatandaşlarımızın devletin en kritik kurumlarına girmeleri ve oralarda tutunmaları için yol açmaktadırlar. Ne var ki Aleviler de Anadolu evladı ve Karatürktürler. Bu nedenle Alevilere güvenin ve dayanmanın bir sınırı vardır. Hassas kurum ve kuruluşlarda en tepe noktalara kendileri yerleşirken Alevi kökenlileri ancak bir noktaya kadar çıkartmakta, oradan öteye yol vermemektedirler…”

“…Böylece hem en tepeleri tutmaya devam etmekte, hem de altlarını boş bırakmamaktadırlar. Yani Alevileri dolgu malzemesi olarak kullanmaktadırlar.

Sabetaycı Yahudiler Alevilerin içine sızmış, Alevilerin güvenini kazanarak temel öğretilerini değiştirmişlerdir. Alevilik tarihi kitapları yazarak Aleviliği mecraından saptırmaya çalışmışlardır. Alevi gençlerin bir kısmını kültürel değerlerinden kopararak rijit, protest birer ateist haline getirmeyi başarmışlardır…”


“…Toplumda yanlış olarak Bektaşilere mal edilen “mum söndü” olayı aslında Sebataylara ait dini bir ritüeldir…

Beyaz Türklerin Sol Eli Aleviler mi? – 10 Haziran 2007 

“Beyaz Türk” tabirinin Türklükle bir ilgisinin olmadığını; bu kavramın genelde kripto ecnebileri özelde ise Sebatayları kapsadığını pek çok defa ifade etmiştim. “Beyaz Türk” bir misyonu ifade eder ve bu misyon aleni ecnebilere değil, kripto ecnebilere tahsislidir. Bu yönüyle açık Ermeniler ve Rumlar bile Kara Türktürler. Bir de Beyaz Türklerin kullandığı “Grileştirilmiş Türkler” vardır. Belli bir refah düzeyine ve sosyal statüye kavuşmuş bu kesim bir yanılsamayla kendisini “Beyaz” zannetmektedir. “Kara Türkleri grileştirme işlevi”nde kullanılan en etkili süreç masonik oluşumlardır. Bazı avantajlar sağlanan, haris, kimlik bunalımı yaşayan Kara Türkler bazı muamelelerle grileştirilmektedir. Zira az sayıdaki Beyaz Türk en stratejik noktalara ancak yetebilmektedir. Bu nedenle grileştirilmiş Türklere dolgu maddesi olarak ihtiyaç vardır.

Kara Türklerin uyanmaya başladığı 1950’lerden sonra Beyaz Türkler bir toplumsal tabana ihtiyaç duydular. Bunun üzerine Alevi kesim üzerine yatırım yapılmaya, aleviler bir nüfus deposu olarak görülmeye ve kullanılmaya başlandı. “Bektaşi Urbasındaki Sebataylar ve Mum Söndü” başlıklı yazımızda belirttiğimiz gibi Sebataylar öteden beri Aleviliği ve Bektaşiliği gizlenmek için uygun bir kültür olarak görüyorlardı zaten. Bu strateji değişikliğinden sonra ülkenin en hassas noktalarına ara eleman olarak Alevileri yerleştirmeye başladılar. Dolmuşlarla askeri liselere alevi köylerinden çocuklar taşıdılar, yardımcı oldular. Ancak aslen Kara Türk olan gerçek Alevileri tepe noktalara
yaklaştırmadılar. Bir seviyeden sonra Alevilere geçit vermediler. Zira Alevileri dolgu maddesi olarak görmekteydiler
…”

“…Bir Sebatay ritüeli olan “mum söndü” Alevilere mal edildi, Aleviler karalandı…”

Yalçın Küçük ve Magazinleş- tirilen Sebataycılar – 29 Haziran 2007 

Sebataycılar bu ülkenin son 150-200 yılının en önemli aktörleridirler. Batının ülke içinde taşeronluğunu yaparak Osmanlı devletini yıkanlarda, ırkçılık virüsünü bulaştırarak Arap, Türk ve Kürt’ü birbirine düşman eden de bunlardır. Osmanlı devletini en zayıf döneminde türlü maceralara sürükleyen İttihat ve terakki cemiyetinin beyin takımı da bunlardandır. Sebataycıları bilmeden son 2 asırlık tarihimizi çözemezsiniz.

“…Küçük’ün; Sebataycı paşalardan bahsettiğini, bunların TSK içindeki örgütlenmelerine girdiğini gördünüz mü? Üst yargı organlarındaki ağırlıklarına hiç değinmiş midir? Sivil ve askeri bürokrasideki ağırlıklarından bahsetmiş midir? Hariciyede, Merkez Bankası’nda, finansla ilgili bürokratik birimlerde bunlar ne kadardır? Türkiye ekonomisinin ne kadarına hükmetmektedirler? Ülkenin yaşadığı ekonomik krizlerde etkileri ve sonraki kazançları nelerdir? Demokrasimizi yamalı bohçaya çeviren İhtilallerdeki payları nedir? Darbelerden sonra ekonomik ve bürokratik ne gibi çıkarlar elde etmişlerdir? Popüler yazarlarımız “Sebataycı Olgusu”nun şiddetini sergileyecek bu tür konulara girmezler…”

Komplo mu Proje mi – 22 Nisan 2008 

“…Takip edenler bilirler, bu köşede genelde derin projelerden, Beyaz ve Kara Türklerin mücadelelerinden bahsedilir. Sinirlerimize yerleşmiş, devletin ve toplumsal hayatın önemli mevzilerini işgal etmiş, bizi sömüren ve semiren kripto ecnebiler anlatılır…”

“…Ama, Türkiye’nin bir büyük projeye maruz kaldığı, kripto ecnebilerin memleketin bütün sinirlerini işgal ettiği, milletin ve ülkenin geleceğini tıkamaya çalıştıkları gerçeği her geçen gün netlik kazanmaktadır. Türkiye’ye uygulanan karanlık projeler açığa çıkmakta, memleketin maruz kaldığı fecaat anlaşılmaktadır…”

“…Türkiye’de Beyaz Türklerin hâkimiyeti, kripto ecnebilerin kumpası bir realitedir. Türk milleti son 100-150 yılda büyük bir tasfiyeye maruz bırakılmıştır. İnsanımız sofistike, profesyonel bir proje ile karşı karşıyadır.  Sağlıklı bir durum tespiti yapmadan, millet aleyhine kurulan tuzakları görmeden, kanımızı emen vampirleri tanımadan, sinirlerimize yapışmış sülükleri teşhis etmeden bu virüslerden kurtulmak mümkün değildir. Bünyenin tedavisi için önce cerahatin kurutulması, irinlerin temizlenmesi lazım…”

Türkiye’deki derin yapının analizi –  28 Nisan 2008

“…Yakın zamana kadar bu derin sistemi Yahudi-Sebatay ekipler tek başlarına ve sıkıntısız götürebilmekte idiler. Ancak son yıllarda güç kaybına uğramaları ve Anadolu insanının uyanışı, dün kavgalı oldukları diğer ecnebilerle işbirliğine gitmelerine neden olmuştur. Osmanlı döneminde birbirinden hazzetmeyen Yahudi-Ermeni-Rum azınlıklar, özellikle bunların kriptoları her geçen gün “Kara Türklere karşı birleşik cephe” oluşturmakta, dayanışma içine girmektedirler. Yahudi-Sebetaylar nüfus sıkıntısı içinde oldukları ve sürekli mevzi kaybettikleri için Alevi kesimle de sıkı diyalog içine girmeye, onları bir nüfus deposu, dolgu unsuru olarak görmeye ve ara kademelerde kullanmaya başlamıştır.

“…Derin yapının kenar (3.) halkasında yer alanlar “Beyaz Türklerin Kara Ayakları” başlıklı yazımızda üzerinde durduğumuz, yerli kara figüranlardır. Bu kesim kime hizmet ettiğinin farkında değildir. Resmin bütünü göremezler. Bir kısmı inandığı/inandırıldığı davası uğruna mücadele verdiğini düşünerek heyecan ve hamasetle hareket eder. Bunlar, bazen emekçinin, işçinin, ezilenin hakkını müdafaa ettiğini düşünen TKP’li, DHKP-C’li vb. Marksist devrimcilerdir. Bazen ezilmiş bir halkın (Kürtlerin) haklarını savunduğunu ve bunun için dağda-ovada mücadele verdiğini zanneden PKK’lılar, Kürtçülerdir. Bazen İslam adına cihat ettiği yanılgısına düşmüş Hizbullah’çı, İBDA-C’li militanlardır. Bazen beynelmilel güçlere karşı milli menfaatleri savunduğu sanısına saplanmış ulusalcılardır. Bu gurupların içinde âleme ayan olmuş gerçekleri bile ideoloji körlüğünden dolayı sorgulayamayacak kadar inandırılmış, saf insanlar vardır…”

KEK Türkler – 10 Şubat 2009

“…Bu ülkede pek çok kritik noktaya, kuruma hakim olan kripto ecnebiler, hem diğer unsurları tahrik etmek, hem de Türk unsurunu kontrol etmek ve enerjisini heba etmek için Türkçülüğe ciddi yatırımlar yapmıştır. Dün Sebatayların, Siyonistlerin yapılandırdığı, Türkçü soslara sahip akım ve görüşlerin içinde bu gün maalesef (kripto) Ermeniler çok etkin ve etkilidirler. Türkçü”, “ulusalcı” görünen pek çok şahsiyetin üstü hafifçe kazındığında altından Ermeni kimlikler çıkmaktadır. Ergenekon örgütünün son dönemde medyaya düşen pek çok aktörü enteresan bir şekilde Ermeni kökenlere sahiptirler.

Sayın KEK-TÜRKLER sloganların, içi boş hamasi söylemlerin peşinden sorgulamadan koşma dönemi hala bitmedi mi? Adının sağına soluna bol “Türk”lü unvanlar kondurmuş münafıkların izinden gözü kapalı yürümeyi ne zaman bırakacağız?  Kek Türkler eline Türkçülük ve milliyetçilik bayrağını almış Türk milletini, milliyetçileri çıkmaz sokaklara sokan, sürekli duvarlara toslatan kripto ecnebilere hala itibar etmektedirler. Türk varlığına ve huzuruna kasteden Ergenekon’u Türklük adına müdafaa edebilmektedirler.

Ergenokon çerçevesinde yürütülen mücadele, gücünü Türk insanından alan milli kuvvetlerle İsrail-ABD güdümündeki kripto ecnebilere karşı yürütülmektedir. Ama her türlü hokkabazlığı, madrabazlığı meslek edinmiş bu cenahlar pek çok Kek-Türk’e kendilerini “milli”, kendileriyle mücadele edenleri ise “ABD uşağı”, “gayrı milli” diye boyayıp pazarlayabilmektedirler…”

Statüko Yıkılıyor Köstebekler Telaşlı!! – 23 Şubat 2010

Peki yüz yıldan fazladır milletin ensesinde boza pişiren, Türk milletini çelikten çeperler içine hapsedip kıpraştırmayan derin odaklarla, kripto ecnebilerle ve onların hamisi militarizmle kim veya kimler mücadele etmektedirler? Bu odaklarla bizzat Türk milleti mücadele etmektedir. Tarihin her döneminde kuşatıldığı çeperleri yırtan ve büyük devlet olma, cihan aktörü olma yolunu kendisine açan Türk milleti 2 asırlık uykusundan uyanmaktadır

“…Ey hükümet! İçinizdeki bazı elemanların size pompaladığı korkularla paniklemeyin! Korkularınızdan, kaygılarınızdan hareketle görevini yapan hakimlere-mahkemelere baskı yapmayın, baskılara boyun eğmeyin, eğdirmeyin! Siz asıl içinizdeki trojenlere dikkat edin! Onların sizi maniple edip tenhalara, dehlizlere çekmesine fırsat vermeyin!… Sizin bostana başkalarının diktiği “Çiçek”lere, sizin meralarda koşturan “tay”lara dikkat edin!


NOT: Burada kastedilenler sanırım Cemil Çiçek ve Beşir Atalay. Yukarıda, 2009 yılının 2. yarısında Emniyet içi çekişmelerin yoğun olduğundan bahsetmiş, 13 Ocak 2010 tarihinde yapılan Emniyet Genel Müdürlüğü Yardımcıları atamalarının belki de bir kesim tarafından fazla beğenilmemiş olduğunu dile getirmiştim. Bu yazının bu sürecin ardından yazıldığına dikkatinizi çekmek isterim. Bir de elbette Aralık 2009’da Bülent Arınç’a suikast iddialarına dayanarak Kozmik odaya girilmesini, bu süreci Ak Parti’yi TSK’yla kapıştırmak isteyenlerin olması şeklinde yorumlayan, aynı dönemde bir polis çevirmesi sırasında kameraya kaydedilen ve istifa eden Ak Parti Elazığ Milletvekili Fevzi İşbaşaran olayını da akılda tutmak isabetli olacaktır [ Detaylar için Dipnot 11] .

Biz devam edelim alıntıya:

“…Derin yapı iyice sallandı, kökleri oynadı, çok değil yakın zamanda devrilecektir. Derin millet, derin-gayrı milli yapıları tasfiye ediyor. Tarihin her döneminde başat güç olmuş milletimiz üzerindeki ağırlıklardan kurtulacak ve İnşaallah yeniden dünyada önemli aktör olacaktır…” 

Ermeni Tehcirinden Kimler Suçlu? 

Yukarıdaki yazıları okuyunca sanırım Yusuf Gezgin’in 1915 yılında gerçekleştirilmiş olan Tehcirden kimleri sorumlu tutmuş olduğunu da tahmin edebilirsiniz. Elbette kripto Yahudiler! 🙂

Yalçın Küçük ve Magazinleş- tirilen Sebataycılar – 29 Haziran 2007 

Dünyanın her yerinde başımızı ağrıtan “Ermeni Sorunu”nu başımıza açanlar da bunlardır. Sebataycıların kontrolündeki İttihat ve Terakki elindeki gücü Ermeni- Yahudi rekabetinden dolayı Ermenilerin tehciri istikametinde kullanmıştır. Sebataycıiar Ermeni tehciri ile hem ezeli rakiplerini atletmişler, hem de Türklere kara bir leke çalmışlardır. Yahudi-Ermeni rekabetinin faturası Türklerin başına yıkılmıştır.

Gizleneni Görmek – 3 Haziran 2009

“…Gelelim Ermeni meselesine…Osmanlı döneminde Ermenilerle Yahudiler rakipti. Son dönemde Yahudiler devlet aygıtını ele geçirme hedefine yönelmişken, Ermeniler bağımsız bir devlet kurma sevdasına kapılmışlardı. Ermeniler batının ve Rusya`nın oyuncağı haline gelmiş; bu güçlerin Osmanlı`ya boyun eğdirmek için kullandığı etkili bir araç olmuştu. 7 düvelle savaşta olduğumuz bir dönemde Ermeniler sadakate ve komşuluğa sığmayacak şekilde Ruslarla işbirliği yaptı; Doğu Anadolu`yu Müslümanlar için (Türk ve Kürt, Zaza ) yaşanmaz hale getirdiler. Yahudilerin (Açık, Kripto) hâkim olduğu iktidardaki İttihatçılar da `Milleti Sadıka` olan Ermenileri bu topraklardan sürdüler. Ülke bu dönemde İttihatçıların elindeydi ve İttihatçılar her türlü dalavere ve zorbalıkla ülkeyi idare etmekteydiler. Pek çok hadisede ülkeyi maceraya soktukları gibi Ermeni meselesinde de radikal kararlar aldılar ve 1000 yıldır beraber yaşadığımız Ermenileri sürdüler….”

“…Tehcir olmalı mıydı, olmamalı mıydı veya nasıl olmalıydı; Ermenilerin ihanetine nasıl mukabele edilmeliydi tartışılabilir. Ama Ermeni tehcirinde İttihatçıların içindeki Yahudilerin etkisi ve hedefleri hep göz ardı edilmektedir. Oysa Osmanlı Devleti 1908`den itibaren bütünüyle İttihatçıların kontrolüne girmişti ve bu yapı içinde Müslüman Türklerin etkisi oldukça sınırlıydı. Osmanlı Devleti`nin -İttihatçılar üzerinden- sinirlerini ele geçiren kripto Yahudiler hem devleti paramparça ettiler, dağıttılar; hem de millete büyük problemler miras bıraktılar. Ermeni tehcirinde Osmanlı döneminde var olan Yahudi-Ermeni çatışmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Öteden beri Ermenilerle rekabet içinde olan Yahudiler, 1915 yılında Ermenilerin verdiği kozu değerlendirerek ezeli rakiplerini sürdürdüler ve faturayı Türk milletine yıktılar. Bu gün Ermeni soykırımı iddiaları gündeme geldiğinde itham edilen İttihatçılardan öte, Türk milleti olmaktadır. Yaratılanı yaratandan ötürü seven insanımıza, hem bir karaçalınmış; hem de karşısına kin, intikam içinde bir düşman bırakılmıştır. Üstüne üstlük Yahudiler bu gün, güya Ermeni lobisini dengelemek için bizden çuvalla para almaktadır…”

Alevileri Yönlendirenler Kripto Ecnebiler mi?

Bu kısım bir kısmı tekrar olacak ama birazdan bu konuda bir şeyler yazacağım için tekrar etme pahasına da olsa Alevilerin dolgu malzemesi olarak devletin en hassas noktalarına sızmış kripto Ecnebilerin oyuncağı hatta bir kısmının da aslında kripto Ermeni olduklarının altını bir kere daha çizmek istedim. Tabii Yusuf Gezgin’e göre:

Bektaşi Urbasındaki Sebataylar ve Mum Söndü –  İlk yazıldığı tarih 7 Aralık 2006 ardından 28 Ocak 2008

“…Nüfus artışında ciddi problemler yaşayan, kendi gençlerini Türkiye’nin hayati müesseselerine yönlendirmekte ve oralarda tutmakta sıkıntı çeken ve bu nedenle sürekli mevzi kaybeden Sebataylar bu açıklarını Alevi kesimle ve kontrol edebildikleri diğer kripto ecnebilerle doldurmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle Alevi vatandaşlarımızın devletin en kritik kurumlarına girmeleri ve oralarda tutunmaları için yol açmaktadırlar. Ne var ki Aleviler de Anadolu evladı ve Karatürktürler. Bu nedenle Alevilere güvenin ve dayanmanın bir sınırı vardır. Hassas kurum ve kuruluşlarda en tepe noktalara kendileri yerleşirken Alevi kökenlileri ancak bir noktaya kadar çıkartmakta, oradan öteye yol vermemektedirler. Böylece hem en tepeleri tutmaya devam etmekte, hem de altlarını boş bırakmamaktadırlar. Yani Alevileri dolgu malzemesi olarak kullanmaktadırlar. Sabetaycı Yahudiler Alevilerin içine sızmış, Alevilerin güvenini kazanarak temel öğretilerini değiştirmişlerdir. Alevilik tarihi kitapları yazarak Aleviliği mecraından saptırmaya çalışmışlardır. Alevi gençlerin bir kısmını kültürel değerlerinden kopararak rijit, protest birer ateist haline getirmeyi başarmışlardır. Toplumda yanlış olarak Bektaşilere mal edilen “mum söndü” olayı aslında Sebataylara ait dini bir ritüeldir…”

Beyaz Türklerin Sol Eli Aleviler mi? – 10 Haziran 2007 

“…Dolmuşlarla askeri liselere alevi köylerinden çocuklar taşıdılar, yardımcı oldular. Ancak aslen Kara Türk olan gerçek Alevileri tepe noktalara  yaklaştırmadılar. Bir seviyeden sonra Alevilere geçit vermediler. Zira Alevileri dolgu maddesi olarak görmekteydiler…”

Gizleneni Görmek – 3 Haziran 2009

“…Ama önemli miktarda Ermeni, kripto vaziyette Ermeni kimliğini ve dinini korumaktadır. Bu gün, bu kesimin çocukları bilinen Ermenilerin çok ötesinde toplumda etkindirler. Yer ve isim değiştirerek büyük şehirlere gelen kripto Ermeniler, bürokrasinin en stratejik noktalarında, sanat ve medya dünyasında çok etkilidirler. Bunların bazıları intikam duygusuyla Hıncal, Öcal, Vural gibi isimler ve soy isimler bile kullanmaktadırlar. İrtica, laiklik, Atatürkçülük gibi araçlarla Kara Türklerin önünü kesen; er ve şehit olmalarını alkışlayan; ama subay olmalarını tehdit gören kesimlerin en başında kripto Yahudiler geliyorsa da, ikinci sırada kripto Ermeniler vardır. Birbirine hasım olmasına rağmen bu gün bunlar `Kara Türklerin uyanışı` karşısında işbirliği yapmakta, ortak stratejiler izlemektedirler. Son dönemde ortalığa saçılan bütün kirli işlerin, silahlı ve cübbeli darbelerin arkasında önemli noktalarlarda konuşlanmış bu kriptolar vardır…”

“…Örneğin ülkeyi bir kaos ve kargaşaya sürüklemeyi, hükümeti zora sokmayı amaçlayan Danıştay tetikçisinin kendi adı Alpaslan Aslan ise de, daha 5 yıl öncesine kadar anası `Posor` ismini taşımaktaydı…”

“…Ergenekon davasının aktörlerine bu yönüyle mercek tutulduğunda pek çoğunun ne Türk, ne Müslüman çıkacağını sanmıyorum…”

“…PKK`dan, Hizbullah`a, TİKKO, dan DHKP-C ye, İBDA-C`ye kadar ne kadar karanlık, silahlı örgüt varsa önemli noktalarında mutlaka kripto Ermeni veya ecnebi vardır. Kütçü ve Türkçü şovenist hareketlerin, bazı Alevi derneklerin tepesinde bunlar etkilidirler. Mehmetçiklerin şehit edildiği ihanet belgesi baskınlarda, hem içerde hem dışarıda konuşlanmış, bir plan çerçevesinde müşterek hareket eden bu tür kripto yapıları aramak gerekmektedir…”

“…Aleviliği İslam`dan uzaklaştırmayı hedefleyen `Alisiz Alevilik` yaklaşımına bir de bu pencereden bakmakta fayda var diye düşünüyorum…”

Kürtlere Yönelik Kötü Muameleler ve Güneydoğudaki Pis İşleri Kimler Yap(tır)ıyor?

Sizce?

Elbette TSK içerisine yerleştirilmiş kripto ecnebiler. Ama kripto Yahudiler sayıca azalınca, kripto Ermeniler de kripto Aleviler olarak orduya sızmakta ve tabii ki Kürtlere kötü muamele de, pis işler de bu kişilerin eliyle yapılır. Ben demiyorum. Yusuf Gezgin diyor:

Ezdik Bitmedi; Versek Kurtulur muyuz? (28.12.2006)

“…Dağa kaldırmalarla, köy yakmalarıyla, faili meçhul operasyonlarla, kontra-Hizbullah cinayetleriyle, asayiş amaçlı?! bombalamalarla, hayatı dar eden muamelelerle karşılaşan bölge insanı hızla ayrılıkçı düşüncelere kaymıştır. İnsan haysiyetine ve devlet anlayışına sığmayan, Türk askerine ve devletine bu insanları düşman eden muamelelerin kökeni karışık kimselerce “ezdikçe çoğalsın” düşüncesiyle kasten yapıldığı artık bilinmektedir…”

Ulusun Canına Okuyanlar – 3 Şubat 2007

“…“Atabeyler”, “Sauna”, “Şemdinli” gibi sofistike olaylarda rol alanlar da onlar; duyguları tahrik edilerek piyasaya sürülmüş yeni yetme gençlerin arkasında duranlar da.

“…Memleketin sinirlerini ele geçirmiş kripto ecnebiler gündemlerinde yoktur. Kürtleri aşağılayıp ırkçılık duygularını kabartırken, G. Doğudaki toz, silah, mazot kaçakçılığının kimlerin himayesinde ve nasıl yapılabildiğini sorgulamazlar. Onların derdi “ulusun bütünlüğü”, “milli müdafaa” filan değildir. Amaçları ulusalcılık değneğini her yere sokarak ortalığı bulandırmak, milletin huzurunu kaçırmak, ulusu müdafaa edilemez hale getirmektir. Sosyal barışı tehdit eden, tahrik ve tezgah kokan her eylemin arkasından bunlar çıkmaktadır…”

Bazı aleviler Nereye Koşuyor? – 8 Kasım 2008

“…Var mısınız TSK içindeki Alevilerle Sünnilerin oranlarını ve kendi oranlarına karşılık gelen etkinliklerini karşılaştırmaya! İsterseniz üst düzey görevlerde kimlerin daha yoğun ve etkin olduğuna bakalım! Köylerden-kasabalardan dolmuşlarla kimlerin askeri liselere (dedelerin nezaretinde) taşındığını, içeriden nasıl destek verildiğini masaya yatıralım isterseniz! Askeri okullara Alevi gençlerin nasıl yönlendirildiğini, sağlık problemlerinin hangi şekilde, hangi hastanelerde, nasıl halledildiğine bakalım. Alevi yerleşimlerden kritik müesseselere giriş oranlarını bir karşılaştıralım.  Bir Alevi subayları mercek altına alalım; bir de terör bölgelerinde şehit olanları; bakalım mağdur(!) Alevi vatandaşlarımız hangisinde önde çıkacaklar!.. Son şehitlerden kaçının Alevi evladı, kaçının garnizonlara alınmayan başörtülü anaların evladı olduğuna bakalım! Kaç Alevi evine şehit ateşi düştüğünü bir araştıralım. Ortaya çıkan tablo üzerinden bir Alevi Paşa’nın “Sünni köpekleri sürün mevzilere, onlar ölsün!” talimatının, itirafının etkisini sorgulayalım.

“…İsterseniz Kamer Genç gibi “Alevi pozlarında ortalığı velveleye verenlerin, Alevi temsilciliğine soyunanların 2-3 kuşak önceki dedelerine inelim. Bakalım Alevi mi çıkacak, mühtedimi?  Bazı Aleviler dün kendilerini Dersimde ezen Tek Parti zihniyetiyle ve Beyaz Kripto ecnebilerle kucak kucağadırlar. İçlerine sızmış kripto ecnebilerin yönlendirmesiyle ve batılıların etkisiyle parçaları oldukları Müslüman Anadolu zemininden giderek uzaklaştırılmakta; Müslüman-mazlum Anadolu kitlesine hasım hale getirilmeye çalışılmaktadır. …”

Kurşun Adres Sorar mı? – 28 Kasım 2008

“…Bir üçüncü ihtimal ise; TSK içinde çok güçlü ve örgütlü bir yapı var ve bu yapı muhafazakâr kesimleri çatışma alanlarına, riskli bölgelere sürüyor. Böylece bu kesim hem tehdit ve rakip gördüğü insanları elimine ediyor; hem de çatışmalar, şehitler, gaziler üzerinden antidemokratik-militer baskının devamını, ülkedeki huzur ortamının bozulmasını temin ediyor. Bu ihtimal kripto ecnebilerle Heterodoks gurupların ittifakını işaret ediyor…”

“…Maalesef askerlerimizin şehit edildiği pek çok olayda izaha muhtaç karanlık noktalar bulunmaktadır ve bunların aydınlatılmasına sorumlular yanaşmamaktadırlar. 1995’te öldürülen Mardin il jandarma komutanının (Rıdvan Özden) JİTEM tarafından öldürüldüğü ve karısının talebine rağmen otopsi yapılmasına müsaade edilmediği medyada yer aldı. Son Aktütün baskınında da, bazı şehitlerimizin boğazından kesilerek, 9 PKK’lının ise yakın mesafeden tek kurşunla öldürüldüğü ileri sürülmektedir. Ancak birileri ısrarla karanlık noktalar aydınlanmasın diye; araştırma yapılmasına, otopsi yapılmasına müsaade etmemektedir. Bir şekilde kamuoyuna belge ve bilgi intikal ettiğinde ise, sorumlulara hesap sormak yerine “kim sızdırdı?” arayışına girilmektedir…”

Kripto Ermeniler Ergenekon’un Neresinde? – 3 Ağustos 2009

“…Mesela ben “acaba Kürtleri PKK ve Kürtçülüğün kucağına itmek, bin yıllık kardeşlerimizle arada bir husumet oluşturmak için silahlı güçlere konuşlanmış bazı kripto ecnebilerin planlı ve özel gayretleri, işkenceleri, zulümleri, ötekileştirmeleri var mıdır?” diye hep düşünmüşümdür.  Cumhuriyetin ilk yıllarında Ermeni yetimler neden başka bir yere değil de askeri okullara yerleştirilmiştir? Bunu yapanlar bundan ne ummuştur? Daha sonra bu hayati kuruma ne kadar (gizli) Ermeni sokulmuştur? Bunlar hangi rütbe ve makamlara gelmişlerdir?” hep merak etmişimdir. Bir Kürt olsaydım da “acaba bu kadar (bazıları Kürt Alevi görünümünde) kripto Ermeni Kürtçü örgütün (PKK) içinde tehcir döneminin intikamını almak için mi bulunuyorlar, bizi bize kırdırıyorlar” diye düşünürdüm.  Acaba birileri “kaldıraç yöntemiyle” toplumun bir kesimini diğer kesimine karşı sürekli tahrik ederek, ülkeyi gergin ve gerilimli mi tutuyor?  Acaba kripto Ermeniler asker içine girerek Kürtlerden, PKK içine girerek Türklerden mi intikam alıyorlar? (Nasıl olsa ölenler Türk-Kürt Müslüman Anadolu insanı oluyor.)…”

Yargıda Hukuku Katleden Dedeler Koalisyonu! – 21 Haziran 2010

“…Birinci dede derin devletin kısaltılması “De-De”. Yani şu memleketin tepesine çökmüş inmek istemeyen, çetelerle, darbelerle, provokasyonlarla halkı ayrıştırıp-vuruşturararak hakimiyetini devam ettiren; bir zaman devletin her yerine hakim iken, şu anda yargıda ve orduda etkin olan ve kendisini oralardan savunan, Türkiye’yi oralardan katıp karıştırma çabasına devam eden; terörü azdırarak, şehitleri artırarak, Türk-Kürt ayrışmasını körükleyerek bir toplumsal cinnet oluşturmaya çalışan, gayrı milli Kripto ecnebilerin etkin olduğu yapı.

Türkiye’de derin yapı ve onun operasyonel uzantısı Ergenekon örgütü, kripto ecnebilerin ve onların harici efendilerinin kontrolündedir. Bu yapıyı dışarıdan yönlendirenler Anglo-Yahudi ittifakıdır. Bu tablo her geçen gün açığa çıkarken, millet derin yapıların eylemlerinin-planlarının deşifre olmasına muttali olurken Alevilerin milletin geri kalanına karşı bu kesimlerle bu kadar içiçe olması, iş tutması, etkin oldukları noktalarda elemanlarını ve güçlerini derin cenahlara teslim etmeleri, Aleviler için dış bağlantıları da gündeme getirecektir. Ortamalama vatandaşlar; “Acaba Alevi vatandaşlar millete karşı kurulmuş tuzakların, düzeneklerin neresindeler?” “Kara Türkler itilip kakılırken Aleviler birileri tarafından korunuyor, belli yerlerde etkinleşiyorlar mı?” “Derin kripto yapının oyunları, tuzakları deşifre edilirken, Heteredoks guruplar ve kesimler neden derinlerin yanında yer alıyor?”

Kürt sorunu, Kürtçe açılımı ve Büyük Türkiye – 9 Ocak

“…Anadolu’ya geldiğimizde kucak açan, bizimle hiç çarpışmadan saflarımızda yer alan bu vefalı dostlarımızı, bölmek, bizden uzaklaştırmak için çok uğraşıldı. Güya Türkçü, milliyetçi, güya Türk devleti adına hareket eden bazı kişiler ve kurumlar “gaflet”le izahı kabil olmayan, ihanete yorulabilecek davranışlar içine girdiler. Kürtleri en tabii haklarından mahrum ettiler; dillerini yasakladırlar; kimliklerini inkâr ettiler

“…Bu gün “Ergenekon” ve ondan saçılanlar sayesinde anlıyoruz ki, her iki cenahın ipini de aynı eller tutuyormuş. Ortalık biraz aydınlanınca görüyoruz ki, ne “Türkçü” “ulusalcı” geçinenlerin “Türklük” diye bir derdi var; ne de “Kürtçü” geçinenlerin Kürt halkıyla bir bağı. Bir ülkenin 30 yılını, binlerce gencini, servetini heba edenlerin, 1000 yıllık dostluğu tahrip edenlerin, karşıt roller verilmiş kuklalardan ibaret olduğunu çok geç ve çok pahalıya öğreniyoruz.   Şimdi anlıyoruz ki, hem ulusalcı denen kesimi, hem de terör örgütünü, 100 yıldır millete aman vermeyen, sinirlerimize hâkim olmuş, gayrı milli, gayrı Müslim derin eller kontrol ediyormuş…”

ABD İtibarını Eriten İsrail’e Neden Mahkum? – 7 Haziran 2010

“…İçimizdeki İsrailliler ise İsrail’in yaptığını, biraz da gözdağı vererek Güneydoğu ile kıyaslıyorlar. Bir defa kıyaslanan şeyler arasında hiçbir benzerlik yok. İkincisi Güneydoğu’da devlete maledilen ve Türklerle Kürtleri “hasım” hale getirmeye çalışan olumsuzlukların, zulümlerin, kargaşanın müsebbibi de içimizdeki, kurumlardaki (kripto) İsraillilerdir. Birileri psikolojik harbi, “asimetrik” mücadeleyi çok iyi yapıyorlar. Hem dövüp hem ağlama ve suçlama bazılarının en iyi yaptığı şey!….”

Sauna / Atabeyler / Şemdinli  – Hükümet Ne Yapıyor?

2005 yılından itibaren Yusuf Gezgin’in yazılarını okursanız göreceğiniz üzere aslında Sauna’da da Atabeyler çetesinin üzerine gidilmesinde de, Şemdinli mahkemesinde de hükümet Yusuf Gezgin’e göre çok pasif kalmıştır.

Yusuf Gezgin’den sıkılmış ya da yorulmuş olabilirsiniz diye biraz mola verelim diye düşünüyorum. Biraz da kendimden bir şeyler yazayım…

Benim belli bir yakın tarih Türkiye okumam var. Aslında bu noktada sizinle de paylaşmam isabetli olabilir. Her şeyi açıkladığını, eksik ya da yanlış olmadığını iddia etmeyeceğim. Ama bu yorumların pek çok kaynağa dayalı okuma sonucunda süzülerek oluştuğunu bilmenizi isterim. Burada sizlerle paylaşarak tartışmaya açmak ve sizin görüşlerinizden de yararlanmak dileğim.

3 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından hükümet – İstanbul sermayesi – TSK’nın bir kanadı – MİT ve Emniyet gibi kurumlar arasında bir mutabakat zemini oluşmuş ve bu mutabakat 2006 yılına kadar da iyi-kötü devam etmiş görünüyor. Ama bu mutabakat zemini gerek hükümeti destekleyen kesimlerden olan cemaat, gerekse TSK ve İstanbul sermayesi içerisinde daha şahin bir kesim tarafından riskli ve gereksiz görünür.

Örneğin, bildiğimiz kadarıyla Emniyet’te cemaate yakın bir üst yönetici (R.G.) 2003 yılında dönemin istihbarat daire başkanı Sabri Uzun’a içinde Çetin Doğan’ın da bulunduğu üst düzey generallere yönelik bir operasyon başlatmak üzere Tuncay Güney’in ifadelerinin de yer aldığı bir dosyayla gelir. Sabri Uzun bunu reddeder. Aynı dönemde Genelkurmay içerisinde bazı kesimler hükümete çok taviz verildiğini ve daha sert davranılmasını önerir ama Hilmi Özkök ve karargâhı oyalama taktikleriyle bir şekilde onları savuşturur.

Aslında TSK’da süreç gereği bir kaç yıl içerisinde üst kademe emekli olmakta ve üst düzey komuta kısa sürede değişmektedir yani düzenli bir kan değişimi sistemin doğasında var. Ama hükümetin daha sert davranmasını öneren kesimlerde (ki benim okumam ağırlıklı olarak cemaate yakın odaklar)  böyle bir şey söz konusu değildir ve bu odaklar yıllar içerisinde sürekli hükümeti daha sert tedbirler almaya yöneltmeye çalışmaktadır. Hatta TSK ne zaman hükümetle bir araya gelecek olsa özellikle 2007 yılından bu yana bir şekilde Ergenekon örgütü veya türevleri öne sürülerek hükümetin TSK ile süreklilik gösterecek bir ilişki geliştirmesi engellenir.

Öne sürülen bahaneler, gün gelir Danıştay katliamını yapan Alparslan Aslan’ın bir kaç telefon görüşmesinden, yalan olduğu yıllar sonra anlaşılacak fotoğraflardan ( birincisi için buraya, ikincisi için de buraya ) veya gene yalan ifade verdiği yıllar içinde ortaya çıkan bir gizli tanıktan (buraya  veya bir diğer örnek için buraya) yola çıkılarak Ergenekon’a bağlanması olur (NOT: Alın size bir medyatakibi konusu daha. Bu konularda kimler o dönemde neler yazmış başlı başına araştırmaya değer gibi. Ne zaman yaparım? İnşallah bir zaman…). Gün gelir başbakana suikast yapacağı iddialarıyla medyatik bir şekilde yakalanan bir çeteyle; gün gelir Islak İmzalı AKP’yi ve Fethullah Gülen’i bitirme planıyla olur; gün gelir internete düşen bir kaset; gün gelir bir andıç belgesi; gün gelir açılan bir dava olur.

Hükümete sert muhalefet eden kesimler bürokrasi içerisindeki güçlerini antidemokratik bağlamlarda kullandıkça, hükümetin kışkırtılmasını sağlayacak bahaneler yaratılması daha da kolaylaşır. Ama hükümeti sert tedbirler almaya iten kesimlerin zengin bir kaset arşivi ve etkin bir medya ağı olduğu gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir. Yani hükümete yönelik bir eylem olmasa dahi özenle yaratılması hep mümkün olabilmiştir.

Öte yandan hükümetin içerisinde de, devlette de, hükümetin TSK ile itidalli bir ilişki kurmasını savunan birileri vardır. Bu kişiler, gün gelir Cemil Çiçek gibi 2007 yılında cemaati suçlayacak kadar öne çıkan bir bakan olur, ya da cemaatin Emniyet içerisinde tüm yapıyı sarmasını engelleyecek Sabri Uzun, Mustafa Gülcü, Emin Arslan gibi Emniyet Genel Müdür Yardımcıları ve onları (en azından bir kısmını Mustafa Gülcü gibi) koruyan ya da korumaya çalışan Beşir Atalay olur. Cemaate yakın yayın organlarında bu kişilerin sürekli yıpratılma kavgası verilir.

Benim okumama göre Türkiye’de son 10 senede 4 temel aktör vardır. Bunlar Ak Parti’de vücut bulan milli görüşe ve milliyetçi-muhafazakar yani merkez sağ tabana dayanan bir siyasal parti; PKK-KCK-BDP çizgisi; siyasal olarak CHP’de ifade edilen laik cumhuriyetçi bir taban ve onların doğal destekçisi TSK ve bürokrasi’nin bir kısmı; ve Cemaat olarak adlandırılacak olan toplumsal olarak diğerleri kadar geniş bir tabana oturmasa dahi hem bürokraside ciddi bir mevzi sahibi olmuş (Eğitim, sağlık, içişleri, adalet) hem de ticarette (Anadolu sermayesinin bir kısmı, medya, eğitim ve sağlık) önemli bir sermaye birikimine erişmiş bir kanat.

Son 10 yıl bu kesimlerin kendi aralarında kurduğu blokların çekişmesi ya da blok kurma arayışları ve bu arayışların diğer aktörler tarafından sekteye uğratılmasıyla geçti. Cemaat ve Ak Parti doğal müttefik gibi görünüyor olsa da özellikle milli görüş çevresinin cemaate mesafeli duruşu ve cemaatler arası ve hatta cemaat içi rekabet bu bloğun aslında sanılanın aksine beton gibi olmadığını da gösteriyor bize. Gün gelir TSK ve Ak Parti arasında uyum söz konusu olur, gün geliyor Abdullah Öcalan – Cemaatle flörte başlıyor. Daha henüz flörtün yankısı devam ederken ortam bozulur ve çatışma kızışır ama çok geçmeden tekrar flört gündeme gelebiliyor.

Bloklar arasında yaşanan ve dikkate değer bir yakınlaşma 2008 sonlarına doğru Ak Parti ve TSK arasında yaşanır. Ak Parti’ye açılan kapatma davasının 2008 yılının Temmuz ayında kapatmama kararıyla sonuçlanmasının ardından Kasım ayı başında Ak Parti’nin devletin diğer kurumlarıyla flört içerisine girdiği TSK’ya yakın duran Mehmet Ali Kışlalı tarafından dile getirilir.  Bu yazının ardında “Cemaatin ipi mi çekiliyor” türünde yorumlar yapılmaya başlanır, önce cemaat yayın organlarından söz konusu iddiaların gerçeği yansıtmadığı ve yakınlaşma sürecinin yanlış anlaşılıyor olduğu yazılır. Ama bir iki hafta sonra  (21 Kasım 2008) Yusuf Gezgin oldukça sert ifadeler içeren “Başbakan Nerede Duruyor?” başlıklı bir yazı kaleme alır. Yazıda CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin’in 25 Mayıs 2011 tarihinde dile getirmiş olduğu “Tayyip Erdoğan’ın da kasetleri var” iddiasına bir anlamda destek sayılabilecek ilginç cümlelerde yer alır (Boldlar yazara alt çizgiler bana ait):

“…Daha önce militer güçlere, aristokratik azgınlara, karşı kullandığı Kasımpaşalı ağzını vatandaşa ve demokratik kesimlere yöneltmeye başladı.  Başbakanın değişmesinin birkaç temel sebebi olabilir; ya başbakan son dönemde dillendirildiği gibi egemen elitlerle ve aristokratlarla anlaştı veya başbakanın ciddi sağlık problemleri var…”

“…Dün AKP’ye destek veren önemli bir kesim şu anda başbakanın milleti sattığı ve birileriyle anlaştığı kanaatini taşımaktadır. Mağduriyetiyle milletten oy alan AKP, şu sıralar tecavüzcüsüyle nikâh masasına oturmuş gibi algılanmaktadır…”

“…Sayın başbakan!

Sizi Türkiye’de kahraman haline getiren ve dünyada itibarlı bir siyasetçi kılan; yıllardır memleketin ümüğünü sıkan, beynini kemiren egemen elitlere ve kan emici şişman kedilere karşı bir duruş sergileyebilmenizdi(r). Eğer şu sıralar koltuğu kurtarma veya bazı tehditlerden kurtulma umuduyla bir anlaşmaya vardı ve bazı cenahlara sevimli görünmek için millete sırt çevirdi iseniz; bilin ki, hem umduğunuzu bulamayacaksınız, hem de itibarınızı, karizmanızı, geleceğinizi yitireceksiniz….

Sayın başbakan!

Dün size hayranlık besleyen pek çok kimse son yaptıklarınızdan ve açıklamalarınızdan sonra özetle “bu adam ruhunu satmış” diyorlar. Yaşanan kirlenmeyle, eski mücahitleri müteahhitleştirme ile hükümeti ne kadar sürdürebilirsiniz bilemem. Ama hükümet zaafa düşse, Parti erozyona uğrasa, siz koltuğunuzdan olsanız bile, en azından itibarınızı, onurunuzu, ruhunuzu kurtarmak için vaktiniz ve fırsatınız var.

Bu millet affedicidir. Eğer sizi bir tarafınızdan yakalamışlar ve bunu kullanma mukabili bir şeylere zorluyorlarsa, hatanızı siz itiraf edin ve milletten özür dileyin!(bunu Clinton bile yapabildi) Ama ülkeyi bunlara ipotek ettirmeyin! Ellerinde bazı dosyalar varsa, kendinizi kurtarma adına memleketi ve milletin geleceğini tehlikeye atmayın!

Başbakanın son dönemde kendisiyle ve politikalarıyla çatışan söylemlere girmesine ve dağıtmasına neden olan ikinci ihtimal, Tayip beyin zehirlenmesi veya bir ilaçla etki altına alınması durumudur.

Bu durumda en büyük görev Emine hanıma düşmektedir. Başbakana göre daha uyanık, temkinli bir kişiliğe sahip olduğunu bildiğimiz Emine hanım First Leydi olmanın sarhoşluğundan kurtulup kocasını ve ülkenin başbakanını koruyabilir. Zehirlenmesine veya muhakeme yeteneğini yitirmesine neden olan ilaçlara, müdahalelere maruz kalmasına engel olmalıdır. Kocasının Ecevit’in durumuna düşürülmesine fırsat vermemelidir.

Başbakan karizmasını terk etmeli, tek adam olmaktan vazgeçmeli, çevresindeki yamuk yumuk adamlardan kurtulmalı ve beklentisiz, güvenilir danışmanlar bulmalı kendisine. Geçmiş başarıları ve yaptıkları ayağını yerden kesmemelidir…”

“…Kefenimiz boynumuzda sözünüzü hatırlayın ve Kasımpaşalılığınızı, dik duruşunuzu doğru yerde kullanın! Son birkaç ay içinde takip ettiğiniz çizgi devam ederse sadece siyası ikbalinizi bitirmeyecek, tarih nezdinde kendinizi de karalayacaksınız….”

Yani 2008 yılının sonlarına doğru TSK’yla hükümetin içine girdiği flört durumu anlaşılan bir kesim için oldukça rahatsızlık kaynağı olur. 2009 yılına ise Türkiye yeni bir şok Ergenekon dalgasıyla girer. 7 Ocak 2009 sabah erken saatlerde daha sonra 3. Ergenekon iddianamesinde isimleri yer alacak olan ve aralarında Eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, Sabih Kanadoğlu, Eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz, Rektörler Fatih Hilmioğlu, Ferit Bernay ve Mehmet Haberal’ın da olduğu onlarca kişinin evine baskın düzenlenir . Haber7’de Mustafa Yürekli’nin yazısına göre bu dalga’da “Sabetaycı Profesörler” tutuklanmıştır.

Bu dalgada tutuklananlar arasında Emekli Albay, yeni Avukat Levent Göktaş’da bulunmaktadır. Levent Göktaş’ın ofisine de aynı gün baskın düzenlenir. Ofiste daha sonra 51 nolu DVD olarak ünlenecek olan ve iddiaya göre içerisinde:

İçinde üst düzey bir komutanın oğlu ile çok sayıda savcı ve hakime ait mahrem görüntülerin yer aldığı DVD’nin ne zaman kimler tarafından hazırlandığı araştırılacak51 No’lu DVD içeriği ile gündemi uzun süre meşgul etti. Söz konusu DVD’de ’İrticai faaliyette bulunduğu tespit edilen kamu personeli’ başlıklı dokumanda 5 bin 763 kişiye ait özel ve kişesel bilgilerin, Başbakan dahil bazı bakanlar ve bürokratlar hakkında da özel ve kişisel bilgilerin, bazı hakim ve savcıların ’mahrem ilişkilerini’gösteren fotoğraf ve kamera kayıtlarının bulunduğu öne sürüldü. Üst düzey yargı mensupları, siyasetçiler ve birçok gazetecinin fişlendiği iddia ediliyor…”.

“…Avukat Levent Göktaş’ın tutuklanmasının ardından avukatı Serdar Öztürk, söz konusu DVD içeriğinde bir başsavcının havalimanında bir kadınla görüntülerinin kaçak olarak çekildiğini yapılacak inceleme neticesinde kaçak çekimin kimler tarafından yapıldığının tespit edileceğini belirterek savcılığa başvurdu.

Avukat Öztürk, bu başvurudan iki gün sonra polis tarafından Ergenekon şüphelisi olarak gözaltına alındı. Avukat Öztürk’ün ofisinde yapılan aramada ise Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı öne sürülen ’İrtica ile mücadele eylem planı “ belgesinin ele geçirildiği iddia edilmişti…

Albay Levent Göktaş’ın avukatı Serdar Öztürk  yazmış olduğu ve büyük ölçüde mahkeme savunmasının üzerine oturmakta olan kitapta (AKP ve Güleni Kurtarma Planı) bu süreci ve kendisinin nasıl hedef olduğunu, her iki davadaki çarpıklıkları, yaratılan delilleri ve hukuksuzlukları detaylandırır. (Sayfa 69 – a.g.e.)

“…16 Ocak 2009 da özel yetkili savcılığa, şüpheli avukat Mustafa Levent Göktaş aleyhindeki tek delil olan 51 nolu DVD’nin, delillerin karartılmasının ve değiştirilmesinin önlenmesi maksadıyla derhal bulunduğu yerden, büyük harfle ve tırnak içerisinde “ÜZERİNDE PARMAK İZLERİ KORUNACAK ŞEKİLDE” muhafaza altına alınıp, savcılık emanetinde saklanmasını talep ettik…”

“…Savcılar ne yaptı? Tam 13 gün boyunca bu delilin polisin, yani şüphelinin elinde bıraktılar…”

“…Evet, sonra bu delil, yani 51 nolu DVD, şu anda kırıldı. Kırılmasının nedeni işte budur. O tarihte eğer Cumhuriyet savcıları bizim talebimiz doğrultusunda, bu önemli delili, 51 nolu DVD’yi karartılmasını önlemek için polisin elinden alıp, adli emanete getirmiş olsalardı, bu DVD şu anda sağlam olurdu. Ve biz üzerindeki MAC numarasından emniyetteki hangi CD-DVD Re-Writer da bunun yüklendiğini öğrenirdik…”

Levent Göktaş, kitabında MAC numaralarının değiştirilebileceğini öğrendiklerinde yukarıdaki talebin –eğer polis de bunu fark ederse- pek işe yaramayacağını fark ettiklerini dile getirir. Ama DVD de daha da değerli bir bilgi bulunmaktadır. O da kayıtların kendileri! Gizli çekim yapılan yer ve zamanlardaki telefon sinyallerinin çaprazlanmasıyla bir ipin ucundan yakalanacağını örnekleriyle dile getirir (a.g.e. sayfa 125 – sayfa 134).

Levent Göktaş 2009 Ocak ve Haziran ayları arasında Sabri Uzun’la görüştüğünü yazıyor. Görüşmelerin içeriğine girmiyor. Ama kitabında Behçet Oktay’ın öldürülmesinden bahsettikten sonra da Sabri Uzun’a koruma talebinde bulunuyor mahkeme heyetinden. Kitapta aslında kendisinin soruşturmaların hedefinde değilken neden ve ne zaman bir anda hedef haline geldiğini, baba adı farklı iki Serdar Öztürk’ün yer aldığı listeye dayanılarak nasıl kendisi hakkında 2-3 Mart tarihinde hukuksuz dinleme kararı çıkarttıklarını, Ocak 2009’da kendisi hedef değilken alınan bir ekran görüntüsünde ismi yokken daha sonraki ekran görüntülerinde kendisinin yer almaya başladığını v.b. konularda ifadesini verir. İleri de Serdar Öztürk’e ve davasına tekrar döneceğiz. Kitabı daha doğrusu Serdar Öztürk’ün savunmasını bayağı beğendiğimi söyleyebilirim. Yetenekli bir avukat ve iyi bir hatip olarak görülüyor. Merak edenlere tavsiye ederim.

Ama yasal olmayan dinlemelere ve kayıtlara yönelik son bir notu daha size anımsatmak isterim. Hatırlarsanız daha önceki bir yazımda Sabri Uzun’un işaret ettiği bir Ahmet Hakan yazısından bahsetmiştim. Ahmet Hakan’ın Cemil Çiçek ile görüşmesi üzerine yazdığı 2 Nisan 2007 Tarihli “EY Cemaat” yazısına  buradan ve 5 Nisan 2007 Tarihli Cemaatin Cevabı yazısına ise buradan erişmeniz mümkün. Geçtiğimiz aylarda ise ODATV’de yapılan bir baskında aralarında Ali Coşkun, Cemil Çiçek ve Abdülkadir Aksu’nun da olduğu üç bakan ve Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Necati Çetinkaya’nın 10 Haziran 2007 tarihinde bir mekanda yapmış oldukları toplantının görüntülerinin de bulunduğu bir CD’nin bulunduğu iddiası Radikal gazetesinde yer almıştı.  Acaba Cemil Çiçek o dönemde kimi kızdırmış diye sormayacağım elbette. Bir yandan da Hanefi Avcı’nın cemaatin yasal olmayan bir takım bilgi ve belgeyi baskınlarda bulurmuş gibi yaptığına yönelik iddiasını da düşününce, çıkın bakalım işin içinden.

Nerede kalmıştık? Hatırladım. Benim yakın dönem okumamı paylaşıyordum sizinle.

Bana göre devlet olmayı başarabilirsek, yukarıda dile getirmiş olduğum bu dörtlü yapı çerçevesinde doğal olan şey; iktidarın anayasada belirtilen kapsamda hükümet etmesi için seçilmiş olduğunun ve süresinin de belli bir dönemle sınırlı olduğunun bilincine varması, siyasal sorumluluğun sahibi olarak devlet kurumlarıyla sorunsuz bir şekilde siyasi amaçlarına yönelik çalışmalar yapması, devlet kurumunun bütün birimlerinin de iktidarın en meşru hakkı olan ve kendi parti programına göre yönetme hakkını teslim etmesidir. Doğal olan siyasi sorumluluğu olmayan ve meşruiyetinin kaynağının ne olduğu belirsiz olan cemaat yapılanmalarının bu süreç dışarısında bırakılmasıdır.

Benim anladığım son on yıla damgasını vuran bu süreksiz bloklaşmalar ve bloklar arası flörtler ve mücadelelerin kilit noktası Kürt Sorunudur. Bu konuda TSK ve iktidar zaman zaman sıkı iş birliği geliştirmekte ve ortak adımlar atmaya yönelmekteyse de bu süreç bir nedenle hep sekteye uğrar. Aslı Aydıntaşbaş 23 Mayıs 2011 tarihinde kanımca önemli bir yazı yazdı. Kandil görüşmelerinin perde arkası başlıklı yazıda şöyle diyor:

“…2008 ortasında Kandil, İmralı ve Avrupa ile temas yeniden başladı ve PKK’nın silahsızlanma projesi somutlaştırıldı. Bu kez Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan’dan siyasi destek de vardı. 2009’da İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı’na gelmesiyle asker de projenin arkasında yer aldı. Gül-Erdoğan-Başbuğ ve Taner’den oluşan dörtlü arasındaki uyum, Türkiye için tarihi bir fırsattı…”

Söz konusu süreç ve uyum önce yukarıda dile getirmiş olduğum 2009 Ocak ayındaki Ergenekon dalgası ve Haziran 2009’da gündeme gelen İritcayla Mücadele Eylem Planı adlı belgenin ortaya çıkmasıyla belli bir ölçüde sarsılır. 15 Haziran 2009 tarihinde Önder  ilginç bir yazı kaleme alır. TSK, AKP ve Gülen’li STK başlığını taşıyan bu yazıda  Önder Aytaç, önce TSK’nın AKP’ye karşı olduğunu vurgulamakta, Gülen’in ise %11 oy vererek AKP’yi desteklediğini söylüyor. Sonra Başbakan’ın yakınındaki sınırlı sayıdaki kişilerin Gülencileri eğer TSK’ya  teslim ederse TSK ile sorunu kalmayacağını zannettiklerini dillendirirken, gündeme bomba gibi düşmüş olan İrticayla Mücadele Eylem Planı belgesine atıf yaparak bunun gerçekçi olmayacağını söylüyor. Ardından da Gülen-AKP ve TSK’nın nasıl benzeştiğini ve neden ittifak yapması gerektiğini 8-10 maddeyle açıklamaya çalışıyor. Yani bir anlamda TSK’ya AKP ve tabii Gülen’le ittifak yapma önerisinde bulunuyor. Özetle Önder Aytaç, TSK-AKP ittifakına ancak Gülen’li olması şartı koyuyor, buna da İrticayla Mücadele Eylem Planı adlı belgeyi dayanak yapar bu yazıyla… 

Gördüğüm kadarıyla, cemaat çevresinin okumasına göre, TSK bu haliyle yaşamaya devam ettiği müddetçe kendisinin geleceğini garanti altında görmesinin mümkün olmadığıdır. TSK’nın toplumdaki en temel meşruiyet kaynağını ise Kürt sorununda devletin en işler aracı olması olarak görmektedir. 2003 yılından bu yana ve daha çok 2005 yılından sonra cemaat aslında Kürt sorunun İslami ilişkiler ve kardeşlik bağlamında çözüleceği kanısına sahiptir. Böylece hem Kürt Sorununu çözen aktör olacağını düşünmekte hem de TSK’nın artık oyunun dışında kalacağını hesaplamaktadır. Ama yaşadığımız süreç bize bu okumanın yanlış olduğunu gösteriyor. Ne Kürt sorunu İslami kardeşlik çerçevesinde çözülecek bir sorundur ne de TSK toplumsal desteğe sadece o nedenle sahiptir. Türkiye’de ciddi bir laik cumhuriyetçi taban vardır ve bu tabanda gün geçtikçe genişlemektedir.

İronik olacak ama söz konusu tabanı genişleten aktörler de hem cemaat hem de Ak Parti (daha doğrusu İslami referanslı merkez sağ) iktidarıdır. Her iki kesim de, çevrede yer alan, sisteme girememiş kesimleri merkeze taşınmasının en etkili ajanlarıdır. Bir anlamda emme basma tulumba gibi çalışmaktadır. Aslında Türkiye’deki geniş laik cumhuriyetçi taban son altmış yılda ülkeyi yöneten merkez sağ ve İslami referanslı hükümetlerin eseridir. Bugün CHP’nin en büyük oy deposu görülen yerler (sahil kesimi, Ege, Marmara) yakın geçmişte Demokrat Parti’nin ve Adalet Partisinin kaleleriydi. Merkeze taşınan bu kesimler çevrede yeşeren ve aslında kendi anne ve babalarının bir dönemki konumunda bulunan İslami duyarlılığı daha yüksek kesimlerden duydukları endişeyle de olsa, zenginleşmenin ve modernleşmenin sonucunda farklı bir hayat tarzını tercih eder olmalarından da olsa bugün CHP’ye yönelmektedirler.

Türkiye’de demokratik seçimlerle iş başına gelen ve geniş kesimlerin gazını alan merkez sağ iktidarlar yerine, tepeden inmeci cumhuriyetçi ve azınlık bir tabana oturan merkez sol iktidarlar ülkeyi yönetiyor olsaydı, bugün Suriye ve Mısır hatta öyle bir sistemi alaşağı eden İslam Devrimi yaşanan İran gibi ülkelerden çok da farklı olmazdık diye düşünüyorum.

Neyse, sanırım bu kadar tahlil yeterlidir. Biz kahramanımıza, yani Yusuf Gezgin’e ve yazdıklarına dönelim.

Size birazdan bir de sürprizim olacak. Şimdiye kadar okuduklarınız aslında Yusuf Gezgin’in özgün düşünceleri diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Benzeri saptamaları ve tahlilleri bizzat Hoca Efendi de yapıyor olmasın?

AZ SONRA! 🙂

Yukarıda da dile getirdiğim gibi bence Cemaat kendisine rakip gördüğü bütün güçlerin hemen yarın tasfiye edilmesi gerektiğini düşünmektedir ve 2003 yılından beri bu konuda sürekli olarak hükümete baskı uygulamaktır (bkz. R.G.’nin Sabri Uzun’a 2003’teki teklifi). Belki de Hoca Efendi ancak normalleşme sağlandıktan sonra gelebilecek diye böyle bir kaygıya sahiplerdir. Bilinmez…

Nitekim ilk salvo Van Yüzüncü Yıl Rektörü Yücel Aşkın’a yöneltilmiş olan operasyonla yapılır. Tabii bu konuda tam bir medyatakibi yapılacak bir konu. O dönemde hangi yalan/yanlış haberlerle kamuoyu yönlendirilmeye çalışıldığını da inşallah bir gün mutlaka yaparım. Bu operasyon ne yazık ki üniversite genel sekreterinin intiharına yol açmıştır. Ama bu operasyondan da istenilen verim alınmamıştır. Ardından Sauna Çetesi ve Atabeyler çeteleri gibi içerisinde başbakana suikast planları ve saunalarda gizli çekim yapılmış bürokratlar/siyasetçiler bulunması gibi kamuoyunun çok daha geniş bir kısmının ilgisini çekecek iddialarla gündeme getirilmiştir. Ama bunlarda da çok yol alınamamıştır.

Şemdinli ise daha etkileyici sonuçlar vermiştir. Bir iddianame hazırlanmış ve bu iddianamede bir sonraki Genel Kurmay Başkanı olacak Kara Kuvvetleri Komutanı çete kurmakla suçlanmıştır. Hedef büyüktür. Tepkinin büyüklüğü de aynı orantıda olmuştur. Şemdinli soruşturmasını yürüten savcı görevden alınmış ama arada Sabri Uzun’un da görevden alınması belli ki birileri açısından kısa günün karı olmuştur.

Ramazan Akyürek’in 6 Mayıs 2006’da Emniyet İstihbarat Daire Başkanı olması ve kısa süre önce de Ali Fuat Yılmazer’in İstanbul İstihbarat Şubesi’ne atanması o zamana kadar pek de alıcı bulmamış olduğu anlaşılan Tuncay Güney ifadeleri, Ergenekon soruşturması, 1. Ordu Plan Semineri v.s. gibi konuların Türkiye gündemine taşınması ve hatta siyaseti esir almasıyla sonuçlanacak adımları tetiklemiş oldu. Danıştay saldırısı, Hrant Dink cinayeti, Zirve katliamı hep bu süreçte cemaatin kendi meşruiyetini sağlamlaştırmak ve arkasındaki hükümet desteğinin kesilmesini engellemek için kullanıldı.

Şunu da unutmamak lazım ki, cemaat hem kendi entelektüellerini yetiştirmiş hem de liberal çevreleri kendisine bağlamanın yollarını bulmayı da büyük ölçüde başarmıştı. Milli görüş çizgisinin entelektüellerinin önemli bir kısmı halen Erbakan Hoca’ya ve partiye bağlı duruyor, Ak Parti oluşumuna ise mesafeli ve şüpheci yaklaşıyorlardı. Bu da doğal olarak cemaatin Ak Parti çevresindeki konumunu daha da sağlamlaştıran bir başka etken oluyordu.

Şu yukarıda Yusuf Gezgin’in yazılarını okuyan bir liberal ne düşünür merak ediyorum. Aslında Kral Çıplak!

Hele hafizanallah bu yazar bir de gerçekten emniyetin imamıysa?

Acaba Yusuf Gezgin’in yazdıkları daha geniş bir tabana oturuyor olamaz mı? Danıştay katili Alparslan Aslan’da, Hrant Dink suikastının azmettiricisi olarak yargılanması sürmekte olan ve emniyetin Yardımcı İstihbarat Elemanı Erhan Tuncel de ışık evlerinden çıkmış ve BBP’nin Türk-İslam çizgisine yakın durduğu bilinen kişilerdi. Saygı Öztürk’ün Okyanus Ötesindeki Vaiz kitabındaki bir MİT raporuna göre, Fethullah Gülen 90’lı yıllarda kurulan BBP’ye para yardımında bulunmuştu.

Cemaate yakın duran medya, her ne kadar bugün artık Hrant Dink için kötü şeyler söylemeseler de acaba 2006’da durum neydi? Örneğin, Hrant Dink’in Akdeniz Üniversitesinde bir panelde konuşurken ifade ettiği “Türklerden Özür Dilerim” sözleri 18 Şubat 2006 tarihli haberinde aktifhaber.com sitesinde bayağı kışkırtıcı bir üst manşetle “Hem Söylüyor Hem Kıvırtıyoryer alıyordu.

Rakel Dink’in ifadeleriyle “bir bebekten bir katil yaratan karanlığın” oluşmasında aslında Yusuf Gezgin ve benzeri düşüncelere sahip yazarların etkisi yok mu? Türkiye’nin hatta Osmanlı’nın bile bütün sorunlarının Kripto Ecnebi kaynaklı olduğunu, bu Kripto Ecnebilerin Kripto Yahudi, Kripto Ermeni ve Kripto Alevi olduğunu sürekli yazarsanız, okurlarınıza daha sonra “Aslında Yahudiler – Ermeniler ve Aleviler iyidir, açık olanları da Kara Türk’tür benim kastettiğim sadece Kripto olanlar. Onlar kötüdür.” demenizin ne anlamı var ki? Açıkçası ben Yusuf Gezgin’i okurken Ergun Poyraz’ın kitaplarını okuyormuş gibi hissettim. Ergün Poyraz’dan anlaşılır nedenlerle uzak duran bir görüşe sahip olan liberal aydınların bu söylemleri kullanan bu kesime bakışlarını ise ben açıklayamıyorum…

Öte yandan Yusuf Gezgin’in kaleminde hayat bulan bu görüşler nerelerden besleniyor?

Fethullah Gülen bu konularda ne düşünüyor dersiniz? Bunu kendisinden doğrudan  dinleyebiliriz elbette.

Video’nun bir kısmının bant çözümü aşağıda yer almaktadır:

Bugün Bosnalıyı da, Hersekliyi de, Arnavutu da, Yugoslavyalıyı da, Pomağı da, Boşnağı da diyeceklerdir ki “Osmanlılar gittikten sonra bizde huzur kalmadı”.  Bir zaman onları bize arkadan vurdurmuş. Sonra böyle lokma lokma bölmüş parçalamışlar ve biz de, bir dönemde Misak-i Milli ile sınırlarımızı belirlerken, zaten bizi arkadan vuran şu Balkanları, hatta bir aralık Edirne bile gitmiş. Bunları verelim, bu adamlar … çeksinler, demişler. Şu Arapları da verelim. Hatta bazen verirken öyle cömertçe davranmışız ki, mesela Süleymaniye, Kerkük falan demişler. Ya, bunu da alın da, yani en inkarı sulh vardır, kütüğü fıkıyede, Biz, hayır size vereceğimiz yok. Hayır, var diyor onlar … Alın öyleyse alacağınızı diyoruz… öyle yanlışlıkla bir alın demişiz ki, daha sonra haklar bize aitmiş, şuymuş, buymuş ama vermişiz.

Ve adaları vermişiz. Ege’de bir sürü adayı vermişiz. Alın da bir daha niza etmeyin bizimle. Fakat bağışlayın elin oğlu diyeceğim burda… böyle nezih bir cemaate karşı, bu tabirler sevimsiz. Elin oğlu doymamış buna. Sonra o günden bu güne, Güneydoğu’da bizim soydaşımız, dindaşımız.  Dört asır bir problem yoktur. İşte tarih meydanda. Ve Çanakkale’de sizinle omuz omuza savaşmıştır bu insanlar. Bunları hergün böyle, bağışlayın, kazımış, yarayı meydana çıkarmış, değişik şeyler yaptırtmış, sizin idare bilmeyen, siyaset bilmeyen ricali devletinize yanlış şeyler yaptırtmış, soydaşınızla, dindaşınızla sizi karşı karşıya getirmiştir.

Ve bugün de aynı şeyleri yaptırtıyorlar. O güneydoğudaki vatandaşı baştan çıkarmak için Ermeniyi kullanıyor, Süryaniyi kullanıyor, ateisti kullanıyor. Bir zaman komünizm perdesi altında yapıyorlardı. O yıkılınca tabi işleri biraz zorlaştı. Artık Kürt istiklali, hürriyeti, vatanı falan diyorlar, şimdi.

Şimdi hafizanallah bir yanlışlık olabilir burda. Yani esvap planında bu mevzuda çok ileriye gidilmiştir, çok kötü durumalara düşülmüştür. Hafizanallah, kalkar, yine eskiden yaptıkları gibi, burayı da verelim bu adamlara, gaileyi bertaraf edelim derlerse, arkadan Türkiye’de Kızılbaş meselesi geliyor. Ve şimdi bunların içinde mollalar var, hocalar var, şeyhler var, dindarlar var. Açtığımız okullarda orada ve ders verdiğimiz üniversiteye hazırlık kurslarında bunlarla dialog kurabiliyoruz. Bir ölçüde bu dalgaları kırma imkanı oluyor; bu sertlikleri kırma imkanı oluyor.

Fakat Türkiye’de ben Alevi demiyorum. Onlar Alevi değildir yani. Anadolu’daki Aleviler, Yörükler, bizim tahtacılar. Onlar, her zaman bizim kendileri ile anlaşacağımız insanlardır. Fakat esas, aslen Nuseyri olan, Ermenilerden, Süryanilerden meydana gelmiş, aslen Nuseyri olan Tunceli civarındaki Aleviler bu işin arkasında. Bunlar Türkiye’de gaileler açtığı zaman, devletinizle, ordunuzla bu işin karşısına çıkamazsınız.

Ve bunların dinleri yoktur. Nuseyri akidesi vardır: ‘Allah insandır, insan allahtır. Allah insanın içine girmiştir. Allah insanla ittihad etmiştir.‘ Bu anlayış hakimdir.  Bu itibarla, biz şimdi Güneydoğuyu verelim dediğimiz zaman, Sivas’a kadar talepler gelecektir arkadan, çünkü bu talebi yapabilecek şeyler, şimdiden kazınmaya başlamıştır. Aynen.

Hafizanallah. Çok sıkı durmak lazım. Taviz vermemek lazım bu mevzuda. Ve tabi Allah baştakilerin başına akıl versin. Esas derdin dermanı olabilecek reçeteyle de işin üzerine gitmiyorlar.  Yanlışlık içindeler. Haber toplama açısından da yanlışlık içindeler, islamdan kopma açısından da yanlışlık içindeler. İslamın buradaki insanın derdine derman olması, reçete olması açısından da yanlışlık içindeler. Ve bu yanlışlıklar, inşallah bu millete pahalıya mal olmaz. Yani akılları başlarına gelir de, ne o Güneydoğuda öyle bir tampon devlet teşekkül eder, ne de arkadan gelenlerin iştahları kabartılmış olur. Yeter bu kadar…”

Neyse, biz dönelim Yusuf Gezgin’e. Yusuf Gezgin Şemdinli Savcısının uzaklaştırılmasına bayağı kızmış ve Başbakan’ın Kasımpaşalılığına gönderme bile yapmıştır. Hatta kendisi Başbakanın bilmediğini dahi biliyordur:

Ulusun Canına Okuyanlar – 3 Şubat 2007

Atabeyler”, “Sauna”, “Şemdinli” gibi sofistike olaylarda rol alanlar da onlar; duyguları tahrik edilerek piyasaya sürülmüş yeni yetme gençlerin arkasında duranlar da.

Başbakan ülkede derin devletin olduğunu deklere etti. Ancak Türkiye’deki derin devletin “gayrı milli”, “kripto ecnebilere dayalı” bir yapı olduğunu ifade ed-e-medi. Ulusalcı denen kesimin de bunların kullandığı malzemelerden birisi olduğunu söyleyemedi. Belki de böyle olduğunu bilmiyor ve böyle düşünmüyordur.

Hırpalanan Adalet, Sindirilen Hükümet – 21 Nisan 2006 

“…Görevi iddiada bulunmak olan, eski ifade ile “Müddei Umumi” olan bir hukuk adamı “cıss”lı konulara iddianamesinde yer verdiği için linç edilmiş, yargısız infaza maruz kalmıştır. Eğri veya doğru iddialarından dolayı bir savcının meslekten ihracı insanımızda adalete güveni ciddi şekilde sarsmıştır. Pek çok kararla yara alan yargıya güven bu hadise ile dibe vurmuştur. Memlekette dokunulamaz alanların, sorgulanamaz kişilerin olduğu bir defa daha tescil edilmiştir.

Siyasete güven de büyük yara almıştır. “Ucu kime dokunursa dokunsun sonuna kadar gidilecek” diyen Kasımpaşalı’nın birileri karşısında omzunun nasıl düştüğü ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin dengelerinin hangi güçlere dayandığı anlaşılmış, insanımızın demokrasiye inancı bir defa daha kırılmıştır. Susurlukta ortalığı ayağa kaldıran “Sol”un derin odakları çözme, karmaşık ilişkileri ortaya çıkarma konusundaki samimiyeti test edilmiştir.

Herkese lazım olduğu ifade edilen “adalet” ve “hak” duygusu hırpalanmış, mülkün temeli ciddi yara almıştır. Bir savcı, bir hukuk adamı değil insanımızın yüreğindeki adalet duygusu ihraç edilmiştir.

Savcının ihracı Yargının bağımsızlığını ve Hükümetin “iktidarını” sorgulamayı hızlandırmıştır.

Kürt Sorunu Hakkında Ne Düşünüyor?

Aslında şimdiye kadar ki alıntılar bayağı bir fikir vermiş olsa gerekli sizlere. Temel de Kürt sorununun kripto ecnebilerin eliyle yaratıldığı, bu elin her iki tarafı da sürekli kışkırtacak hamleleri yaptırttığı, halbuki İslam kardeşlerimizin bizimle hiçbir sorunu olamayacağı Yusuf Gezgin’in Kürt sorununa bakışının omurgasını oluşturuyor.

Öte yandan devlet kurumlarını ele geçirmiş olan Kripto Ecnebiler yani Beyaz Türkler Kürt Sorununu bahane ederek bir yandan Kara Türkleri cepheye sürüyor, bir yandan da kaos ve karmaşa ortamından yararlanarak onları söğüşlemeye devam ediyordu.  Yani aslında sorun, Kürt Sorunu değil de Kürtleri bahane eden Beyaz Türklerin sömürü sorunuydu.

Bu tahlil üzerinden yola çıkıldığında Kürt Sorunun çözümü aslında oldukça kolay görünüyor. Kripto Ecnebilerin kullandığı iki eli de keserseniz artık sorun yaratacak kimse kalmayacaktır. Ergenekon süreci bu elin ulusalcı kanadını, KCK davası da doğal olarak Kürtçü kanadını kıracak, bu gürültücüler ve kaos-karmaşa yaratıcıları temizlenince de tabii asayiş berkemal olacaktı.

Nitekim 12 Temmuz 2010 tarihli Bölünsek Ne Olurbaşlıklı yazısında şöyle yazıyordu:

“…Meseleyi çok da mübalağa etmeye, enseyi karartmaya gerek yok. Bu ülkede diğer kesimlerin olduğu gibi Kürtlerin de çözülmesi gereken sorunları var elbette. Ama son günlerde artırılan terör ve karamsarlık havası bir Kürt-Türk meselesinden öte, iç dengelerdeki hesaplaşmanın sonucu. Derin odakların panikle  bütün araç ve argümanlarını devreye sokmalarının sonucu. Yani biraz konjonktörel. Biraz dişimizi sıkar, derinlerin işini halledebilirsek, azgın azınlığın, bürokratik elitin belini kırabilirsek; bölünmeden parçalanmadan bütün problemleri çözeriz alimallah.

Hiç endişeniz olmasın Kürtlerin çözülmez gibi görünen problemlerini de çözeriz!..…”

Daha henüz Habur girişlerinin (19 Ekim 2009) yaşanmamış olduğu bir tarihte, yerel seçimlerin hemen ardından başlayan ilk KCK operasyonları henüz seçilmiş Belediye Başkanlarına çok da uzanmamışken (24 Aralık 2009), 21 Eylül 2009 tarihinde Başbakanın yakın danışmanı Yalçın Akdoğan ilgi çekici bir yazı yazar. Bu yazıda açılım sürecine dair

“..Asker bu işin ne başında ne de dışında. Eğer bu sürecin önemli bir ayağını terörün bitirilmesi oluşturuyorsa, süreç içinde askerin rolü de kritik önemdedir. Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un geçen yıldan itibaren verdiği bir kısım mesajlar meselenin algılanma biçiminde bir farklılık olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim, yılbaşından sonra “tarihi fırsat” şeklinde olumlu bir ortam oluştuğu düşüncesinin yaygınlaşmasında bu söylemlerin de etkisi vardır…

diyerek Aslı Aydıntaşbaş’tan daha önce alıntı yaptığımız gibi TSK ve hükümetin yeni bir uyum ortamı içerisinde olduğu anlaşılmaktadır. Islak İmza krizinde ve diğer bir takım operasyonlarda bir araya yol bulunmuş görünmektedir.

Ama Yusuf Gezgin böyle düşünmemektedir. 15 Eylül 2009 tarihinde yazmış olduğu PKK’nın Devlete Paralel Yapısı – “KCK” başlıklı yazıda yüksek mahfillerde öngörülen sürecin anlamsızlığını sarih bir dille bütün nedenleriyle ifade eder:

“…Kürt toplumu sosyolojik bir dönüşüm yaşıyor. Kürtler arasında ırk bilinci, şoven duygular hem de husumetlere, nefretlere bina edilerek hızla büyüyor. Marksist-ateist PKK’nin cabalariyla yeni nesil kurtler devletten, toplumdan, dinden ve bu topraklarin degerlerinden planli bir sekilde kopariliyor…

“…KCK bölgede bu etkinliğini devam ettirdiği sürece, hangi açılım yapılırsa yapılsın, hangi haklar verilirse verilsin, ne terör, ne de Kürt gençlerin militanlaştırılması son bulmayacaktır. örgüt alınan hakları ”kendi mücadelesinin sonucu” olarak sunacak, bilakis halk üzerindeki kontrolünü artıracaktır…”

“…Ama bataklığın kurutulması, dağdaki teröristin bitirilmesi değildir. Asıl bataklık şehirlerde, hem dağa, hem siyasi kollara militanlar devşiren, bölge halkının iradesine, DTP’ye  hacir koyan, yönlendiren KCK dir. KCK bitirilmeden kalıcı çözüm imkanı yoktur

“…Çözüm için her şeyden önce ortalığın sakinleşmesine, duygu ve düşüncelerin stabil hale gelmesine ve tansiyonun düşmesine ihtiyaç var. Ama çözümsüzlükten beslenen kesimler (DTP-MHP-CHP ve militer güçler) tansiyonun düşmemesi, gerilimin devam etmesi için müşterek bir gayret içindeler. Yoksa barışın, açılımın konuşulduğu bir günde kör gözüm parmağına çatışmaların olması, onlarca şehit verilmesi, yeniden şehirlere, anaların yüreğine ateş düşmesi bana normal görünmüyor. Sel afeti olmasaydı bu gün Türkiye şehit cenazelerine kilitlenecek ve “demokratik açılımı”, “çözümü” sorguluyor olacaktı. Belki de birilerinin böyle bir planı vardı? Demokratik açılımlar yapmak çözüm için yeterli değildir. Ergenekon davasında olduğu gibi, derin-gayri milli yapıların Kürtler içindeki eli, Ergenekonun öteki yüzü  KCK bitirilmeden, elebaşları içeriye tıkılmadan çözüm yönünde mesafe almanın imkanı yoktur. KCK devam ettiği sürece provokasyonlar, tahrikler çatışmalar, şehit vermeler bitirilemeyecektir!… Kürtlere demokratik, tabii haklar verilirken; illegal yapıların üzerine gidilmeli, bataklığın kaynağı olan KCK yapılanması çökertilmelidir….”

Önder Aytaç da anlaşılan aynı dönemde Yusuf Gezgin ile benzer şeyleri düşünmektedir. 8 Aralık 2009’da katıldığı Habertürk  TV’deki bir programda yerel seçimler sonrasında başlamış olan KCK operasyonlarına ara verilmiş olmasını eleştirmektedir ve eğer durdurulmasaydı Tokat’da 7 Aralık  2009’da gerçekleşmiş olan ve 7 erin şehit olmasıyla sonuçlanan saldırısını gerçekleşmeyeceğini iddia eder. Bu iddiasının bir dayanağı olan bir ihbar mektubunu 6 Kasım 2009 yılında aldığını gene o günlerde kamuoyuyla paylaşır.

Geçen zaman bir kere daha Yusuf Gezgin’i (ve tabii ki Önder Aytaç’ı) “haklı” çıkarır ve devletin tepesine onun çözüm olarak işaret ettiği akıl bir süre sonra hakim olur veya olmak zorunda kalır.  Gerçekten de bir süre sonra Habur görüntüleriyle kamuoyunda infial yaratan (ki bu görüntülerin sorumlusu da elbette dönemin beceriksiz İçişleri Bakanı Beşir Atalay’dır), 7 Aralık 2009 tarihinde gerçekleştirilecek Reşadiye saldırısıyla rafa kaldırılır ve yeni dalga KCK’lar çok gelmeden 24 Aralık 2009’da başlar. Bu sefer çok sayıda belediye başkanı ve eski milletvekillerinin de aralarında olduğu DTP’li kelepçeli fotoğraflar verilmesi eşliğinde tutuklanırlar. Zaman gazetesinde aynı gün yayınlanmış olan operasyon haberinin başlığı “Operasyonlar Kürt Siyasetini Rahatlatacak” olur. Aslında KCK operasyonlarından 3 gün önce gazetelerde çarpıcı bir iddia manşete taşınmıştır Arınç’a Suikast Yapacaklardı!. Bu iddia kozmik oda aramaları için gerekçe gösterilir. 19 Ocak 2010’da ise Taraf daha da çarpıcı bir haberi manşetine çıkarır: “Fatih Camii Bombalanacaktı”.

Fatih Camii’nin bombalanıp bombalanamayacağını bilemiyorum ama bir kere daha cemaatsiz Kürt Sorunu çözümü sürecinin bombalandığı kesindi ve (cemaatsiz) Kürt sorunu çözümü (eğer mümkü olabilecekse) gene bir başka bahara kalmıştı.  (Bu arada Balyoz Davasındaki bütün çarpıklıkları Dani Rodrik ve Pınar Doğan’ın bloglarından takip edebilirsiniz. Sağ olsunlar kendileri en azından bu dava çerçevesinde medya takibi yaparak, bütün yalan yanlış haberleri, çarpıtmaları bloglarına taşıyarak beni en azından o konuda endişelenmekten kurtarıyorlar.)

Cengiz Çandar 17 Ocak 2010 tarihinde Radikal’de yazmış olduğu Açılımın Önünü Açmak başlıklı yazısında devlete hakim olan aklın kim olduğuna dair ipucu vermektedir:

“…Diyarbakır savcılık makamında düğmeye basan yetkili, “Bu operasyonu aylar önce yapacaktık ve yapabilirdik. Ancak ‘Açılım’ başlayınca frene bastık” demiş.
Neredeyse kelime kelime aynı açıklamayı aynı kaynakla görüşmüş olan Ahmet Türk’ten de dinledim. Devletin en tepe noktalarındaki bir bürokrat ile ‘KCK operasyonu’nun mantığını, ‘Açılım’ın önünü mü açacağını ya da kapatacağını, operasyondan iki hafta sonra konuştuğumuzda, çarpıcı bir ‘devlet’ tanımı yaptı. ‘Devlet’in çok kez bir ‘siyasi iklim‘ hali olduğunu söyledi. Elindeki bulgularla 2009 Temmuz ya da ağustos ayında 2009 Aralık ayında yaptığı operasyonu yapabilecek olan ‘devlet’, o tarihlerde o operasyonu yapmıyor. Niçin? ‘Açılım’a şans vermek için. Peki, 2009 Aralık sonunda niçin yapıyor? Çünkü, arada geçen zamanda ‘Habur görüntüleri’, ‘Reşadiye saldırısı’ ve ‘Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatması’ söz konusu ‘siyasi iklim değişikliği’ne yol açtı ve ‘devlet’in zaten harekete geçmek için sabırsızlanan bir bölümü ‘durumdan vazife çıkartarak’ KCK operasyonu için düğmeye bastı. Birkaç gün önce Diyarbakır’ın önemli sivil toplum liderlerinden biri, KCK operasyonu kararının ‘yerel olmadığını’, yukarıda kendisine atıf yapılan aynı kaynağın kendilerine ‘bu karar beni aşıyor’ dediğini nakletti….”

Bu döneme dair son bir detayı daha paylaşmak isterim.

Kürt Açılımı her ne kadar Yusuf Gezgin’e göre kripto ecnebilerin Kürtler içerisindeki maşası olan PKK, onun lideri Abdullah Öcalan ve siyasi kanatı olma yolundaki KCK kesilmeden hiçbir şekilde amacına ulaşamayacak ve sorunu çözemeyecek olsa da dönemin Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ve TSK’nın zımmi desteği, MİT’in aktif katılımı ve Beşir Atalay’ın koordinasyonunda hükümetin çabalarıyla devam ediyordu.

Yusuf Gezgin’e göre zaten TSK kripto ecnebilerin ellerindeydi. Yapacak çok da fazla bir şey yoktu. İşte Arınç’a suikast iddiası, kozmik oda aramaları, üzerine bir de Fatih Camii’yi bombalayıp, kendi jetimizi de düşürme iddiaları eklenince, en azından bir dönem bunlarla meşgul olacak ve melun planlarını ertelemek durumunda kalacak görünüyordu. Öte yandan Beşir Atalay’ın da başı yakın çevresinden Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Gülcü’nün 18 Aralık 2009’da tutuklanmasıyla meşgul ediliyordu. İlginçtir, o dönemde Yusuf Gezgin, Şamil Tayyar, Önder Aytaç gibi yazarlar Mustafa Gülcü’nün Ergenekonla bağlantıları dile getiriliyor, hatta iş Beşir Atalay’ın bile Ergenekoncu olup olmadığının sorgulanmasına kadar varıyordu. O döneme dair yazıları konunun bütünlüğünün bozulmaması için Dipnot 12’de sunuyorum. Yani TSK Ergenekoncuydu, Beşir Atalay ve Emniyette Ergenekoncular vardı, peki açılımın diğer aktörü MİT?

Onun da Ergenekoncu kanadı aynı dönem de operasyona uğruyor dersem herhalde çok şaşırmazsınız değil mi? Milliyet gazetesindeki bir haberden alıntı yapıyorum:

“… Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal’ın 4 Aralık günü Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Erzincan’daki Bölge Müdürlüğü binasına 25-30 polisle değil, 1’i müdür, 3’ü amir toplam 13 polisle girdiği netlik kazandı. Türkiye’de  bir ilk olan MİT’teki yaşananların perde arkası dakika dakika ortaya çıktı…”

“…MİT’teki arama yaklaşık 4 saat sürdü ve saat 18.30 sıralarında Savcı Osman Şanal, Bölge Müdürü Demir’e “Sizi silahlı terör örgütüne üye olmaktan gözaltına alıyorum” dedi….

Aralık 2009 ve Ocak 2010 ayları oldukça ilginç bir ay oldu anlayacağınız. KCK operasyonu, Bülent Arınç’a suikast, kozmik oda aramaları, Erzincan davası kapsamında Erzurum Özel Yetkili Savcısının MİT baskını, Emniyet Genel Müdür Yardımcılarının uzaklaştırılması, Balyoz Davası’nın başlayacağı bavulun Taraf gazetesine gönderilmesi hepsi bu iki ay içerisine sığdırılabildi. Emniyet’in bir kesimi ve Özel Yetkili Mahkemeler bu kadar işlerinin arasında aynı dönemde Yoldaş Devrimci Hanefi Avcı için de dinleme kararı almayı ihmal etmiyorlardı!

Neyse, biz Yusuf Gezgin’in Kürt Sorunu üzerine düşündüklerini ve yazdıklarını irdelemeye devam edelim. Bu çerçevede Sosyal Olaylarda Kaldıraç Uygulamaları başlığı ile yazmış olduğu bir yazıda pek çok olaya olduğu gibi Kürt sorununa da bakış açısının temellerini etraflıca görmek için iyi bir başlangıç sayılabilir.

“…Kaldıraç yöntemi; toplumun belirli bir kesimini bir manivela, kaldıraç gibi kullanarak; tahrik ederek, rahatsız edici tavır ve söylemler içine sokarak, o kesimin karşıtlarını harekete geçirme yöntemidir…”

“…Toplumda bir kesimi “hasım”, “cephe”, “öteki“ haline getirmek için, devlet ve devletin aygıtlarını kullanabileceğiniz gibi, diğer toplum kesimlerini de kullanabilirsiniz. Devletin kaba güçlerini, silahlı kurumlarını, hak-hukuk, adalet, merhamet gözetmeden bir kesimin üzerine yıllarca sürer ve onlara bazı şeyleri zorla empoze ederseniz, bu kesimi devlet eliyle dışlamış, ötekileştirmiş ve problem haline getirmiş olursunuz…”

“…Türkiye’de toplumsal gerilimlerde, iç çatışmalarda, ihtilal hazırlık safhalarında, siyasi ve sosyal mühendislik çalışmalarında kaldıraç uygulamalarının en ince taktiklerine müracaat edilmiş ve uzun yıllar pek başarılı sonuçlar çıkarılmıştır. Bu gün “PKK terörü”, “Kürt Sorunu” veya “Güneydoğu Sorunu” dediğimiz problemde hem devletin organları, hem de karşıt sosyal guruplar “kaldıraç” olarak kullanılmıştır. 1000 yıldır beraber yaşadığımız bir kesim planlı çalışmalar sonucu 20-25 senede problem haline getirilebilmiştir….”

“…Kaldıracın ucuna birileri şuurlu olarak basar ve karşı tarafı ayağa kaldırır. Bazen spontane gelişen olaylar maniple edilerek kaldıraç haline getirilir. Ancak genelde kaldıraç yöntemi servisler tarafından ve bilinçli olarak kullanılmaktadır. Bizim gibi devletini millileştirememiş ülkelerde devletin görünür organları veya bu organlar içine konuşlanmış güç odakları da kaldıraç yöntemini uygulayabilirler. Türkiye’de kaldıraç uygulamalarının pek çoğu, meşru kurumlar içindeki derin odaklarca yapılmaktadır…”

“…Türkiye her türlü servisin, ecnebi odağın cirit attığı, operasyon yaptığı bir alandır. Devlet vatandaşını bu servislerden ve manipülasyonlardan, provokasyonlardan korumak için gereken çabayı sarf etmediği gibi; çoğu zaman milletin maruz kaldığı operasyonların, provokasyonların, kaldıraç uygulamalarının arkasından devletin bazı kurumları çıkmaktadır…”

Yusuf Gezgin’in Kürt sorununa yaklaşımını anlayabileceğimiz diğer yazılarından bir seçki de aşağıda yer almaktadır: (Bu arada 2006 yılının Mayıs ayında Ak Parti hükümetinden bayağı dertli olduğu gözüküyor. Hoş Mayıs 2006, Yeni Ankara’nın kurulduğu, yönetimin Millicilerin eline geçtiği kutlu tarih olduğundan bu nevi eleştirileri daha sonra kriz dönemleri hariç pek okumuyoruz Yusuf Gezgin’in kaleminden)

Güneydoğu’ da Terörü Silahsız Kuvvetler Önler – 28 Ağustos 2005 

“…Bölge halkının en güçlü yanlarından birisi dini duygularıdır. Toplumun diğer kesimleriyle en önemli ortak payda Müslüman olmalarıdır. Dini duyguların güçlü olduğu o yörelerde de katı bir laiklik uygulanmaya çalışılması, memurların irtica takiplerine maruz kalmaları, özel hayatlarında bile dini yönlerini sergilemekten endişe taşımaları devletin ve memurlarının bölge halkı ile temas kurmalarına engel oldu.

Hükümet eleştirilere aldırmaksızın o bölgeye dini duyguları güçlü, halkla bütünleşebilecek, çalışkan yöneticiler göndermeli. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çok fazla din görevlisi açığı var. Bu bölgedeki din adamı açıklarının iyi eğitilmiş, bölgenin şartlarına göre kurslardan geçirilmiş aydın kadrolarla doldurulması gerekmekte. Pragmatik mülahazalarla olsa bile dini argümanlardan yararlanılmalı.
Güneydoğu sorunu silahlı kuvvetlere daha fazla yetki tanınarak çözülemez. Silahsız kuvvetlerin ve silahsız çözümlerin güçlendirilmesi gerekiyor.

Olayların Ardından Güneydoğu – 12 Nisan 2006

“…Eğer devlet terörle mücadeleyi silahsız yöntemlere kaydırmaz, sivil alanlarda terörün tabanını kurutma çabası içine girmezse; “ya sev, ya terket” mantığıyla hareket ederse bölgede problemler çözülemeyecektir. Devlet halkı kazanmalıdır. Bunun için aşiret reisleri, kanaat önderleri STK’lar ve etkili din adamlarıyla müşterek çalışmalar yapmalıdır…”     

“…Son 20-25 yılı dikkate alırsanız bölge insanı teröre uzak, çözüme yakın en müsait duruşu sergilemektedir. Silahlı güç olarak tükenmek üzere olan bir PKK’nın canlanması, bölgenin yeniden hedef haline getirilmesi, ülkenin gerilmesi; bölgedeki gelişmeleri ve ülkedeki dengeleri bilen insanlarda “ülkenin yeni bir psikolojik harekatla karşı karşıya olduğu” şüphesini güçlendirmektedir…”

Bir Kriz Senaryosu – 9 Mayıs 2006

“…Seçildiği andan itibaren hükümetin defterini dürmek isteyen, RP’nin akıbetine uğratmak için fırsat kollayan odaklar ve kesimler vardı. Ancak hükümetin talihi yaver gitti. Ekonomide önemli gelişmeler oldu. Enflasyon düşürüldü. Önceki yönetimlerin beceriksizliği hükümete epeyce prim verdi. AB yolculuğu halkta heyecan uyardı. Bu durum hükümeti düşürmek isteyenlere vakit kaybettirdi. Zaman içinde muhalif kesimlerin tahammülsüzlüğüyle birlikte  hükümetin hataları da arttı. Sağlı sollu aparkatlara başladılar. Önceleri bu yumruklar savuşturulabiliyorken reflekslerini yitirdiği için hükümet artık isabet almaya başladı.

Hükümete rehavet bulaştı. Hatalar ve beceriksizlikler arttı. Dikkat ve temkinin yerini yanılmazlık duygusu aldı. İstişaresizlik ve koordinasyonsuzluk hükümetin yanlışlarını artırdı. Başbakan çevresindeki bir kaç danışmanın kumpası altına girdi. Parti tabanını ve partiye emek verenleri dikkate almayıp, burnunun dikine ilerlemeye başladı. Hükümet koltuklara alışmış, nimetlerden istifade yollarını öğrenmiş, dışarıdan müdahalelere karşı mukavemet gücünü önemli oranda kaybetmiştir. Bünyesi tehditlere açık hale gelmistir.  Böyle bir durumda hükümetin aleyhine pek çok senaryo kurgulanmaktadır. Farklı mahfillerde konuşulan bu senaryolardan birisi de „Kürt Kartıyla Hükümeti Düşürme“ye yöneliktir.

Senaryoya göre; Hükümetin kendi icinde çatıştırılmasının ve parcalanmasının vaktidir. Kullanılabilecek en iyi malzeme „KÜRT KARTI“dır. Hükümet Kürt kökenli milletvekilleri ile millyetçi duyarlılığı olan milletvekilleri arasında tercih yapmaya zorlanacak, tam bir sakal bıyık ikilemi yasayacaktır.

“…Tansiyonu yüksek, hükümeti güçsüz, gelecegi belirsiz bir Türkiyede kimin söz sahibi olacağı aşikardır…”

“…Senaryo tutarsa birileri bir taşla kuş katliamı yapacak; hükümeti zayıflatıp, bölünmenin eşiğine getirecek, iç barışı ve huzuru bozacaktır. AB süreci sabote edilecek, terör bahanesi ile demokratik gelismelerin onu tıkanacaktır. Terörle mucadele ülkede yeniden ana gündem olacak, silahlı güçler etkilerini artıracaktır…”

Beyaz Türklerin Son Hamlesi – 18 Ekim 2006

“…Giderek güç ve itibar kaybeden, yıpranan beyaz Türkler bu yıl içinde “ciddi bir mevzi kazanmışlardır”. Son günlerde artan olaylar ve gerilimler bu kazanımın imkânlarını sonuna kadar kullanma isteğinin tezahürüdür. Güç kaybını durdurma ve eski mevzileri yeniden ele geçirebilme ümidiyle ellerindeki bütün araçları seferber edeceklerdir. Önümüzdeki dönemde her türlü gerginliği kullanmayı, bütün figüranları sokağa dökmeyi, bütün fitne ocaklarına odun atmayı, hassas bütün dengelerle oynamayı deneyeceklerdir. Bütün destekçilerini harekete geçirecek, kalemşör-lerini cepheye sürecek, tahrip, husumet adına olanca güçlerini ortaya koyacaklardır.

“…Beyaz Türklerin son kurguları BOP projesi ile de örtüşme içindedir; “Üniter yapıya dokundurtmayız” diyerek bölge halkının nasırlarına basılacak, Kürt şovenizmi tahrik edilecek ve “Kürt-Türk birlikteliğinin imkânsızlığı”na dair dünyaya malzemeler verilecektir.  Milli! söylemlerle ipi ellerinde olan Türk şovenler yeniden sahaya indirilecektir. Türkçü ve Kürtçü kesimler birbirine karşı fakat aynı hedef için kullanılacaktır. Pazarlama sıkıntısı çekilmeyen irtica, senaryolar bile değiştirilmeden yeniden sahnelenecektir…”

“…Bütün çabalarına rağmen Beyaz Türkleri “Kara Bir Talih” beklemektedir…”

NOT: 2006 yılından yapılmış iyi bir öngörü bu son satır olsa gerek!

PKK – ABD ve Ulusalcılar – 6 Ekim 2006

“…Kürtlere karşı provakatif tepkiler gösteren Ulusalcıları ve Türkçü şovenleri PKK gibi problemin öteki yüzü olarak görüyorum. PKK’nın, Kürt şovenizminin palazlanması için bunlara ihtiyaç vardır. Biri diğeri için manivela, kaldıraç görevi görmektedir. Birbirine zıt görünen bu iki yapı aynı maksada, ülkenin huzurunun bozulmasına ve karıştırılmasına hizmet etmektedir. PKK’yı tutan elle Ulusalcıları tutan el aynıdır…”

Yahudi Türkçüler ve Milliyetçilik – 20 Ekim 2007

“…Türkçülüğün esaslarını yazan Ziya Gökalp’ın bir Kürt, belki de Ermenidir. Türk milliyetçiliğinin son dönemdeki liderlerinin de köken sorgulamasından geçirilmesinin sürpriz sonuçlar çıkaracağını düşünüyorum

Kürt şovenizminin en ateşli savunucularının da mercek altına alınmasında fayda görmekteyim. Ermeni terörünün bıçak gibi kesilmesinden sonra PKK terörünün çıkması, PKK’nın bir siyasal zemin oluşturmasının ardından “asimile edilmiş Ermeni varlığından” bahsedilir olması, hatta Dink cinayeti birbiriyle bağlantılı olamaz mı?

Türkçülüğün teorisyenlerinden Tekin Alp (Moiz Kohen)  2. Abdülhamit’ten toprak koparamadığı için Osmanlı Devletini yıkmayı hayatının gayesi haline getirmiş Teoder Herzl’le irtibatlı bir Yahudidir. Bu Yahudi’nin Türkçülüğü bu gün bazılarının da yaptığı gibi etnik kimlikleri tahrik ve parçalanmayı hızlandırma hedeflidir.

Nihal Atsız, Fuat Köprülü, Adıvarlar gibi pek çok Türkçü? sebataydır. Bunların kurduğu Türkçülük İslam öncesine vurgu yapan, tarihimizle, İslamiyet’le bağları koparmaya çalışan bir Türklük anlayışıdır…”

Türkiye Re-aksiyoner değil, aksiyoner olmalı – 26 Ekim 2007

 “…Ama birileri Türkiye”nin sinirlerini sınamaya devam edecektir. Kabartılan hisleri, re-aksiyoner tepkileri daha da artırmak için, yeni saldırılar düzenleyecek, yeni şehitler almaya çalışacaklardır…”

Türkiye’nin en ırkçı partisi – 08 Haziran 2009

“…Türkiye’nin en ırkçı partisi DTP’dir. DTP tam bir Kürtçü partidir. DTP’nin söylemleri ve politikaları Kürtleri keskinleştirmeye, “şoven”, “militan”, “ötekine hasım” bir Kürt nesli oluşturmaya yöneliktir. PKK ve onun siyasi uzantısı DTP Güneydoğuyu ırkçılığın ve Kürt şovenizminin mektebi haline getirmiştir

Son 25–30 yılda Güneydoğu’da yaşananlar; zulümler, eziyetler, devletin dışlamaları, örgütün propagandaları dindar, insaflı makul vatandaşlar olan Kürtlerin dengesini bozmuş, değerler sistemini altüst etmiştir. Bu gün PKK ve DTP tarafından iğfal edilmiş Kürtler arasında hak, hukuk, insaf, helal, haram, namus kavramlarının içi boşaltılmıştır. Güneydoğu’nun varoşlarında, ensest ilişkilere kadar her türlü ahlaksızlığı, zulmü, baskıyı (kendi aralarında) görmek mümkündür. DTP ve devlet birbirinin rağmına ama beraberce feodal yapıyı ve onun değer yargılarını yıktılar, onun yerine hınç, intikam, sınır tanımazlık, hak hukuk bilmezlik ve kuralsızlık (anomi) koydular.

Partinin adayları, liderleri, politikaları, söylemleri İmralı’dan ve dağdan belirlenmektedir. Devletin kontrolünde, bir adada mahkûm Öcalan’ın örgüte dağlarda olduğundan daha fazla hâkim olup yönlendirebilmesi de Türkiye’ye mahsus bir acayipliktir.

Ülkedeki pek çok sorun gibi, Güneydoğu-Kürt sorunu da bir demokrasi ve özgürlükler sorunudur. DTP en az ulusalcılar kadar ırkçı bir partidir ve Türkiye’nin normalleşmesine demokratikleşmesine ciddi zarar vermektedir. Silahlı, ırkçı, şoven, çeteleşmiş bir parti ile ne Kürtlerin ne Türkiye’nin hiçbir problemi çözülemez. PKK-DTP Kürtlerin başındaki en büyük beladır. Kürtler PKK-DTP belasından, memleket Ergenekon belasından kurtulmadıkça, ne Kürtlerin, ne de ülkenin huzur yüzü görmesi mümkün değildir

Derinlerin Son Kozu PKK-BDP – 15 Eylül 2010

“…Derinlerin elinde tek önemli koz kaldı; PKK. Derin kripto yapı özellikle genel seçimlere kadar ellerinde kalan bu kozu sonuna kadar kullanarak operasyonlar yapmak, ülkeyi karıştırmak isteyecektir. BDP üzerinden ortamı gerici siyasi söylemler ve tehditlerle, PKK üzerinden silahlarla memleketi germeyi sürdüreceklerdir. Terörü azdırarak ve artırarak referandumda çıkan kararların ülke aleyhine olduğunu, PKK ve BDP’nin azgınlaştığını ispat etmeye çalışacaklardır…”

Düne kadar açılımı problem gören ve eleştiren bu kesimler PKK-BDP’nin muhatap alınmasını ve bunlar üzerinden açılımın sürdürülmesini ön plana çıkarmaktadırlar. Hükümet bu tuzağa düşmemelidir. PKK-BDP Kürtlerin temsilcisi değildir.

Ancak bizim beyaz medya BDP’yi referandumun adeta en başarılı  siyasi hareketi ilan etmekte ve hükümete muhatap haline getirmeye çalışmaktadır. Beyaz entellerimiz PKK’nın ateşkes ilanını gündeme getirerek, bunun değerlendirilmesine vurgu yapmaktadırlar. Oysa PKK-BDP, ateş kes ilanı  ve silah bırakma bir tarafa, sürekli terörü artırmakta, sivil insanları, imamları, kanaat önderlerini de öldürerek Kürtleri yıldırmakta, kendisine teslim olmaya zorlamaktadır. Burada bir göz boyama vardır ve beyaz kesimler de buna çanak tutmaktadırlar.

Beyazların ve güdümlü medyanın BDP’yi bu kadar parlatmasının, başarılı göstermesinin altında bir çapanoğlan vardır.

Ellerindeki son gerilim aracının PKK-BDP olduğunun farkında olan derin cenahlar ve onların medyatik figüranları BDP-PKK’yı etkin, güçlü göstermek için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Derinler, beyaz Türkler bütün kozlarını tüketmişlerdir; son etkili koz PKK-BDP’dir. Bundan sonra, özellikle genel seçimlere kadar PKK üzerinden terör azdırılabilir, BDP kullanılarak siyasi atmosfer gerilebilir. Hükümet, BDP-PKK üzerinden sıkıştırılabilir. Derinlerin dağdaki figüranı Karayılan bunun mesajlarını vermeye başlamıştır. BDP ise her geçen gün provakatif açıklamalarını ve gerilim söylemlerini artırmaktadır.

Bu oyunu bozmak için bir taraftan demokratik açılımlara devam edilmeli, öte taraftan PKK-KCK üzerine gidilmeli ve bu karanlık örgütlerin Kürtler üzerindeki tehdidi, yıldırması ortadan kaldırılmalıdır.  PKK’nın silahlarının gölgesi, BDP’nin tehdit söylemleri ve poltikaları ortadan kaldırılmadan bölgenin normalleşmesini ve özgür iradesi ile hareket edebilmesini beklemek gerçekçi değildir.


Dokunduğu Yanıyor mu?

Yusuf Gezgin’in ilginç bir özelliği yazılarında eleştirel bir şekilde konuk ettiği kişilerden önemli bir kısmı bir müddet sonra karşımıza Ergenekon Terör Örgütü üyesi olarak geliyor ve tutuklanıyordu. Hatta 22 Haziran 2006’da yazmış olduğu yazıda adı henüz konmamış olan (ya da bizim öyle sandığımız) Ergenekon Marka Terör Örgütünden bahsediyor, bir anlamda tüm Ergenekon yapısının ve soruşturmalarının çerçevesini de çiziyordu.

Yazılarında bazen direk isim veriyor, bazen de tarif ediyor söz konusu kişileri. Ben doğal olarak sadece isim verilmiş olan ya da önceki bir yazısında tarif ettiği ama ardından ismini de vererek yazmış olduğu kişileri sunacağım. Aşağıda isimler, Yusuf Gezgin tarafından konuk edildiği tarih(ler) ve tutuklandığı tarihlerin bir listesi bulunuyor:

Yeraltı Esnafı Zorda – 22 Haziran 2006

“…Yerin altının bu kadar verimli olmasında, kullanılan gübrenin ve sulama yönteminin etkili olduğunu düşünüyorum. Yeraltına “Ergenekon Marka”,  “Derin Karışımlı” gübre enjekte ederseniz; irtica ve bölücülük katılmış yüksek tahrikli suyla sularsanız “Yeraltı”nın fazlasıyla ürün verdiğini görürsünüz…”

“…Ürünlerin görüntüsünde de ciddi problemler var. “İrticacı” diye piyasaya sürülen bir ürünün aslında “Derin Ulusalcı” olduğu anlaşılıyor. “Tarikat” diye sunulan ürün pek çok sabıkası bulunan “Organize Suç Örgütü” çıkıyor. Bölücülük adına piyasaya sürülen ürünün gerçekte “Gladyo”tik bir malzeme olduğu anlaşılıyor…”

Ergün Poyraz – 23 Mart 2005’te konu olmuş – 27 Temmuz 2007’de tutuklandı. Halen Silivri’de tutuklu olarak Ergenekon 1. İddianamede yargılanıyor.

Derinlerde Yeni Depreş- meler – 23 Mart 2005

“…Hükümeti yıpratmaya matuf Başbakan’ın, Abdullah Gül’ün ve hükümetin önde gelen diğer üyelerinin “köken sorgulamaları” ortaya atılmaktadır. Bu şahıslar spekülatif bilgilerle Rum kökenli, Ermeni, Yahudi, Sabataist v.b ilan edilmektedir. Bu bilgiler özellikle internet ortamında kasıtlı olarak yayılmaktadır. Ancak asıl hazırlıklar bir kısmı gerçek olan hükümetteki  bazı bakanların mali ve ahlaki yönleri ile ilgili dosyalar üzerindedir. Seçimler  gündeme gelmeye başladığında ve ortam biraz ısındığında bunların devreye gireceğinden kimsenin kuşkusu olmasın…”

Taner Ünal – İlk olarak 1 Mayıs 2006’da ardından 27 Şubat 2007’de konu olmuş – 3 Temmuz 2007’de Girdap operasyonuyla tutuklandı. Halen Ergenekon 1. İddianamesi kapsamında tutuksuz olarak yargılanması devam ediyor.

Kurtarıcılardan Nasıl Kurtuluruz? – 1 Mayıs 2006

“…Her türlü dolandırıcılık ve nitelikli suçlar sicilinde bulunan birisi “VATANSEVER KUVVETLER”  adını taşıyan bir teşkilat kurabilir ve vatanseverliğini kimse sorgulayamaz, kabarık dosyasını kimse gündeme getiremez. Zira kahramanımız vatan kurtarıcıdır…”

Tuncay Özkan Kimlerin Kılıcını Sallıyor  – 27 Şubat 2007

“…Taner Ünal denilen başka bir kuvvacı-ulusalcının hayatı dolandırıcılıkla ve sahtecilikle doludur. Bir daireyi aynı anda 5 kişiye satmaya kadar pek çok suç donundan akmaktadır. Ancak kahramanımız Mersine konuşlanıp ülkeyi Kürtlerden temizlemeye ve memleketi kurtarmaya! (karıştırmaya) antlıdır…”

Türkan Saylan/ Ayşe Yüksel ve Genel olarak ÇYDD/ÇEV davası  – 12 Haziran 2007’de konu olmuş  – 13 Nisan 2009’da baskın gerçekleşti. Yargılama tutuksuz olarak sürdürülüyor.

Türkiye Irak’laştırılıyor – 12 Haziran 2007

“…Siz; burs verirken bilumum azınlıkları tercih eden, Doğu’dan getirdiği çocukları PKK’nın ve misyonerliğin ağına atan; Türkleri barbar gören, Hz Peygambere hakaret eden “Çağdaş?” derneklerin ülkenin bütünlüğünü sağlayacağını mı düşünüyorsunuz?

Birazcık vatan duygusu olanlar! tarihi eser kaçakçısı bir Ermeniyi korumak için “Cumhuriyet elden gidiyor” diye ortalığı velveleye verenlerde hangi vatanın sevgisinin bulunduğunu sanıyorsunuz?…”

Doğu Perinçek – Önce 3 Şubat 2007’de ardından da 12 Haziran 2007’de konu olmuş – 21 Mart 2008’de Ergenekon 1. İddianame kapsamında tutuklandı. Halen Silivri’de tutuklu olarak yargılanıyor.

Ulusun Canına Okuyanlar – 3 Şubat 2007

“…Ulusalcılık bir parti değildir. Zira siyaseten birbirine rakip olması gereken (marjinal) pek çok parti ve lideri bu kimlik altında barınabilmektedir. Milli duygularla safça hareket eden kimseler de değildirler. Çünkü; içlerinde bütün siyasi yelpazeleri dolaşmış, her “İP” te oynayan kimseler vardır. Dün terör örgütü liderine çiçek verdiği halde bu gün devletçi kesilenler vardır. Dün rejimin başına bela görülen Maocu, milli nizamcı, tarikat şeyhi; bir kısım emeklilerle “devlet adına!” cephe oluşturabilmektedir…”

Türkiye Irak’laştırılıyor – 12 Haziran 2007

“…Dün “Terörist Başı”na çiçek veren, bütün hayatı Türkün değerlerine ve mukaddesatına küfretmekle geçmiş bir adamın hangi ulusun bayrağını yücelteceğini düşünüyorsunuz?…” 

Tuncay Özkan – İlk olarak 3 Şubat 2007’de ardından da 27 Şubat 2007’de konu olmuş. –  27 Eylül 2008 yılında tutuklanıyor. Halen Silivri’de tutuklu olarak 2. Ergenekon iddianamesi kapsamında yargılanıyor.

Ulusun Canına Okuyanlar – 3 Şubat 2007

“…Birisi dokunulmazlık garantisi almış! gibi, ana muhalefet lideri havasında meydanlarda haykırmakta, tahrik dolu konuşmalar yapmakta, TV’sini silah olarak kullanmaktadır. Caminin önünden geçmemiş, hayatı dindarlara küfürle dolu bazıları Müslümanlığın hamisi kesilebilmektedir. Bir başkası katedralde büyümesine, iki evliliğini de ecnebi kadınlarla yapmasına ve çocuklarına ecnebi isimleri vermesine rağmen “İslam’ın yılmaz savunucusu”, “misyonerlik düşmanı” olarak ekranlarda boy göstermektedir.

İçlerinden tetikçi de çıkıyor, asker de… emekli de çıkıyor, provokatör de, siyasi parti lideri de… Tarikatçı, Maocu, ülkücü, milli görüşçü, emekli asker; nasıl oluyor da çok farklı kulvarda ki bu adamlar aynı çizgide buluşabiliyor?…”

Tuncay Özkan Kimlerin Kılıcını Sallıyor  – 27 Şubat 2007

“…Pişkin, saldırgan, kendine bakmaksızın başkalarını hesaba çekme cüreti gösterebilen aymazlardan biriside Tuncay Özkan’dır.  Kürsülerden hararetli nutuklar atarken sıradan bir vatandaş olduğunu söylese de savurduğu tehditler bir vatandaşın boyunu çok aşkındır. Kılıcı her tarafı keser. Siyaset yapmıyorum der; ancak ana muhalefet lideri havasında konuşur. Diktatörlerin çekineceği tehditler savurur…” 

“…Tuncay Özkan’ın arkasında ki en önemli güç kaynağı sayın Cumhurbaşkanı Sezer’dir. Kahramanımızın köşke sıkça ve rahatlılıkla, herhangi bir kayda, randevuya ihtiyaç duymadan girebildiği, Sezer’in kendisinin yüksek! fikirlerine değer verdiği bilinmektedir….”

 

Yalçın Küçük 29 Haziran 2007’de konu olmuş –  11 Ocak 2009’da tutuklandı ama 12 gün sonra tahliye edildi. 6 Mart 2011 tarihinde OdaTV baskını kapsamında tekrar tutuklandı. Halen Silivri’de tutuklu olarak 3. Ergenekon İddianamesi kapsamında yargılanıyor.  

Yalçın Küçük ve Magazinleş- tirilen Sebataycılar – 29 Haziran 2007

“…Dikkati çekmek istediğim konu Sebataycıların ve diğer “Kripto Azınlıklar”ın ülkenin sinirlerinde ne kadar hakim oldukları, Batının da desteğini alarak ülkede nasıl hareket alanları kazandıkları değildir. Parmak basmak istediğim şey; kendisinin de Sebataycı olması kuvvetle muhtemel Yalçın Küçük’ün Sebataycıları magazinleştirmesidir. Onları kendi hallerine, sefahat ve lüks içinde yaşayan zararsız sosyeteler olarak sunmasıdır. Yalçın Küçük kitaplarında Sebataycıları deşifre ediyormuş gibi yaparak onları meşrulaştırmaktadır…”

Fikri Karadağ –  27 Şubat 2007 tarihinde konu edilmiş – 22 Ocak 2008’de tutuklandı. Halen Silivri’de tutuklu olarak 1. Ergenekon iddianamesi kapsamında yargılanıyor.

Tuncay Özkan Kimlerin Kılıcını Sallıyor  – 27 Şubat 2007

“…Her önüne geleni karalayan, vatana ihanetle suçlayan ulusalcılar tam bir “tencere dibin kara” misalidirler. Silah üzerine ölmeye-öldürmeye yemin ettiren Fikri Karadağ’ın Derneği kamu binasını işgal eder, hiçbir sorumluluğunu yerine getirmez ancak millet adına hain listeleri ilan eder…”

Veli Küçük / Muzaffer Tekin – İlk olarak 1 Mayıs 2006’da ardından 27 Şubat 2007’de konu olmuşlar – Muzaffer Tekin 15 Haziran 2007’de tutuklanıyor. Halen Silivri’de Ergenekon 1. İddianamesi kapsamında tutuklu olarak yargılanmaya devam ediyor.  Veli Küçük ise 22 Ocak 2008 günü tutuklanıyor. Halen Silivri’de Ergenekon 1. İddianamesi kapsamında tutuklu olarak yargılanmaya devam ediyor.

Kurtarıcılardan Nasıl Kurtuluruz? – 1 Mayıs 2006

“…Bir diğeri vatanseverlik adına köyler yakar, cinayetler işler, memleketin vatanı daha az seven! fertlerine karşı her türlü yıldırıcı tedhişi, şiddeti kullanır, suçüstünde yakalanır fakat “iyi çocuk”tur. Vatansever olduğu için dokunulamaz, dokunmaya çalışanlara dokunulmaya başlanır. Çünkü o işlediği cinayetleri, attığı bombaları, köy basmalarını, ev yakmalarını “vatan için” yapmıştır…”

Tuncay Özkan Kimlerin Kılıcını Sallıyor  – 27 Şubat 2007

“…Veli Küçük, Muzaffer Tekin gibi karanlık tipler her olayın arkasından, her derin fotoğraf karesinden çıksa da kahramandırlar, dokunulmazdırlar.  Zira bunların cinayetleri de, dolandırıcılıkları da, çeteleşmeleri de devlet içindir. Tetiği devlet için çekerler, devlet için kargaşa çıkarırlar. Bunların cinayeti vatanı müdafaadır, hainleri temizlemektir…”

11 Eylül Yahudilerin Batı Müslüman olmasın kampanyalarının bir parçası mı?

Ya siz ne sanmıştınız? Hayatın anlamını İslam’da arayan Batı dünyasının Müslümanlığa yönelişini kesebilmek için elbette Yahudilerin bir planı olmalıydı (Bu arada Yusuf Gezgin’in Yoga’yla ne alıp veremediği olduğunu ben halen anlamış değilim). Peki Hrant Dink cinayetinin aynı planın bir parçası olmadığını kim iddia edebilir? Asıl amaç Hristiyan – Müslüman diyalogunun önünün kesilmesidir. Peki, Beyaz Türk, yani kripto ecnebiler bu planın neresinde? Diyalogcu cemaate en büyük eleştirilerin kaynağı neresi sanıyorsunuz?

Yusuf Gezgin’in kaleminden okuyalım isterseniz:

Ensesinden Kesilen Müslümanlar ve Malatya – 16 Nisan 2007

“…Hıristiyanlıktan uzaklaşmış, sekülerlemiş ve dünyevi hazlara yönelmiş hedonist ve egoist bir batı Yahudiler için daha zararsızdı ve yönlendirilebilirdi. Yahudilerde onları oyalayacak, uyuşturacak pek çok yöntem bulunmaktaydı. Ancak hedefsiz hale getirilmiş batılı bir arayış içindeydi. Hayatını anlamlı kılmak isteyen, düşünen ve huzur arayan batılılarda İslamiyet’e yöneliş vardı. Olumsuz propagandalara rağmen İslamiyet batıda en hızlı yayılan din idi. Bu durum Yahudilerin parlak hâkimiyetlerini ve batı medeniyeti üzerindeki yönlendirici etkisini tehdit etmekteydi. Batının mistik beklentilerini karşılamak için Yoga, Maharişi gibi ruhu oyalayan, vicdanı uyuşturan yollar geliştirildi, topluma pompalandı. İslamiyet’e yönelmenin engellenmesi için de bir karalama kampanyası başlatıldı. Bu kampanyanın en önemli projesi 11 Eylül’dü. El-kaide ve Üsame projenin ana figüranlarıydı. Çevrilen filmlerle, provakatif olaylarla, medyatik karalamalarla dünya kamuoyunda ve insanların zihninde İslam’a karşı surlar örülecek, bu proje ile Müslüman; terörist, kan döken, gayrı medeni, tahammülsüz olarak sunulacaktı. Zihinlerde İslamiyet’e karşı uyanan merak ve araştırma arzusu nefrete döndürülecekti. Bütün bunlar Yahudilerin batı ve dünya üzerindeki hâkimiyetlerinin devamına yardımcı olacaktı…”

Peki yazılanların başlıkla, gündemle alakası nedir?

Şudur; dünyanın uyutulmasına, Müslümanlığın karalanmasına, vahşi, barbar, cani ilan edilmesine duyulan ihtiyaç devam etmektedir. Bunun için sürekli ve yeni malzeme gereklidir. Bu malzemelerin batıya en yakın görünen Türkiye’den çıkması daha bir manidardır. Zira bunların en medenisi bile bir rahibe tahammül edememekte, bir Ermeni yazara hayat hakkı tanımamakta, misyonerleri boğazlamaktadır!.. En medenisi böyle olursa bu Müslümanlardan dünyaya ne hayır gelebilir ki!.. En iyisi bunlara hayat hakkı tanımamak, fırsat vermemektir!… Bu uyanışa engel olunmalı, uyanan gözlere mil çekilmelidir!… Çünkü Müslümanlığa ılımlı bakış, onlarla diyalog kanallarının açık olması batı medeniyetinin kaymağını yiyen Yahudiler için en büyük risktir.

Rahip ve Dink cinayetleri gibi Malatya’da işlenen cinayetinde Hıristiyanların İslam’a bakışını etkilemeye, şartlandırmaya yönelik olduğunu düşünüyorum. Zira cinayetlerin iç dengelere etkisi sınırlıdır.


Müslümanlığa mal edilen bu tür cinayetlerin ve fecaatlerin, bunların Dünyaya servis edilmesinin arkasında Hıristiyanlarla Müslümanların yakınlaşmasından rahatsız olanlar vardır. Kontrol altında tuttukları Hıristiyanların ellerinden uçmaması için Müslümanlarla temaslarını kesmek isteyenler vardır. Bu kesim Hıristiyan-Müslüman diyalogunu kendilerine tehdit görmektedir. Bu etkileşimin engellenmesi için projeler geliştirmektedirler. Diyalogcu olarak anılan bir cemaati (dini bir kaygıları olmadığı halde) şiddetle eleştiren ulusalcılara birde bu gözle bakmak yeni ufuklar açabilir.

Derin Devlet Hakkında Ne Düşünüyor?

Aslında Yusuf Gezgin’in derin devletle sorunu yok. Hatta derin devletin olması gerektiğini düşünüyor. Sorun ülkemizdeki derin devletin gayri milli olması ve kripto ecnebiler tarafından yönetiliyor olması. Yoksa gelişmiş ülkelerde de var derin devletler ve aslında olması da gerek. Böylece vatandaşlarını komplolara karşı bazen de hukuk dışı yollara çıkarak ama öyle kör gözün parmağına şeklinde değil de kılıfına uydurarak koruyabilir derin devletler. Yani derin devlet sorun değil ama Yusuf Gezgin gibi Anadolu evlatlarının oluşturduğu bir derin devlet gerekli. Yoksa kripto ecnebiler saf halkımızı söğüşlemeye devam edecektir. Neyse, anlaşılan son yıllarda artık ülkemizde milli güçler iş başındadır ve kriptoların kalelerini birer birer yıkmaktadır.

Yusuf Gezgin yazılarında bize derin devlet operasyonlarının nasıl yapıldığını, fuhuş ve pornografik görüntülerle önemli bürokratların nasıl uçkurlarından yakalandıklarını, gelişmiş batı ülkelerinde nasıl hukuk içerisinde kalınmaya asgari dikkat edildiğini, kısacası bu iş yapılacaksa nasıl yapılması gerektiği konusunda önemli bilgiler vermeyi de ihmal etmez.

Derinlerde Yeni Depreş- meler – 23 Mart 2005

“Derin Devlet” denilen oluşumun her ülkede değişik form ve yapılarda olduğuna inananlardanım. Devletlerin politikalarına  ve halkın eğilimlerine bir şekilde yön veren, yön verme gayretinde olan bu yapılar değişik vesilelerle;  “Derin devlet diye bir şey yoktur. Devletimiz organlarıyla şeffaftır. Halkımızın kontrol ve denetimine açıktır. Halka dayalı demokratik bir yapı işlemektedir” gibi beylik  ifadelerle kamuoyunu yatıştırmaya gayret ederler. İcra edilen derin faaliyet ve yönlendirmelere karşı halkta büyük bir tepkinin, nefretin oluşmasına engel olmaya çalışırlar. 

“…Bu yöntemler demokratik ülkelerde daha perdeli ve profesyonelce uygulanır. Kamuoyunun iradesine ve demokrasinin yöntemlerine saygı içinde faaliyetler icra edilir. Yapılanlar demokratik kılıflara sokulur. Faaliyetlere ve yöntemlere legal zarflar uydurulur. İnsanların  hakları, can ve mal güvenlikleri çok aleni ihlal edilmez.

… 

“…Demokratik hassasiyetleri olan ve insan haklarına önem veren ülkelerde yapılan şeylerde usulen de olsa bir meşruiyet aranır. Ortadan kaldırılacaklar daha gürültüsüz kaldırılır. Trafik kazasında ölür, intihar eder veya kalp krizi geçirir. Bazen de  şofben zehirlenmesiyle ölür. Ama daha sessiz ve daha “az acılı” olur.

“… Bu yazımdan “derin devlet” tabir edilen yapıların mutlak manada zararlı olduğuna hükmetmeyin. Ben halkın sezemediği, ya da halka izah etmenin, deşifre etmenin sakıncalı olduğu bazı durumlarda bu tür yapıların şiddet ve hak ihlali olmaksızın devreye sokulmasının faydalı olabileceğine inanıyorum. Ne var ki  şu sıralarda ülkemizde faaliyet gösteren bu yapıların milli ve yerli olduğundan ciddi şüphelerim var…”

Ortaya Karışık Provokasyon- lar – 7 Şubat 2006

“…Ülkemiz provokasyonlar konusunda oldukça gelişmiş durumda. Ancak provokasyonlar sadece ülkemizle sınırlı değil. 11 Eylül’le birlikte istihbarat çalışmalarında büyük bir değişim yaşandı. Artık global aktörler, ülkeler istihbarat toplayıp ona göre tedbirler almıyor. Önce hedef belirliyorlar, ona göre istihbarat oluşturuyorlar, sonra o istihbaratı destekleyen olayları provoke ediyorlar. Sonrada kamuoyunu ikna etmiş olarak hedeflerini gerçekleştiriyorlar…

Derin Devlet Nerede Duruyor? – 22 Mayıs 2006

“…Bazılarına göre demokratik ülkelerde derin veya sığ devlet ayrımı yoktur. Meşru ve halka karşı hesap veren tek bir devlet vardır. Kimilerine göre ise “Derin Devlet” denilen yapı bütün ülkelerde mevcuttur. Ben de demokratik, antidemokratik, otokratik veya oligarşik bütün devletlerin bir “derin tarafı” olduğu kanaatindeyim…”

Politika Aracı Olarak Terör ve Povakasyon –  04.06.2006

“…11 Eylül sonrasında provokatif araçlar iç politika malzemesi olarak; kendi kamuoylarını ikna etme, susturma, arzu edilen politikalara hazırlama amaçlı da kullanılmaktadır. 11 Eylül’ü Amerikan kamuoyunu ve Dünyayı uygulanacak küresel politikalara ikna operasyonu olarak görenler az değildir…”

“…11 Eylül, provokatif araçların iç politikada da yaygınlık kazanmasına neden olmuştur. Terör artık iç politikayı etkilemek ve kendi kamuoyunu bir şeylere zorlamak için de kullanılmaya başlanmıştır. Oysa 11 Eylül öncesi ülkelerin derin devletleri, istihbaratları kendi halklarını bu tür operasyonlardan korumak için yoğun çaba harcardı. Gelişmiş ülkeler bile artık kendi kamuoylarını demokratik! şekilde ikna etmektedir.

Devletlerin kendi halkına saygıdan uzaklaştığının, piyonlar olarak gördüğünün delili olan bu yaklaşım geçen yazımda belirttiğim gibi Türkiye’de 1908’den bu tarafa uygulanmaktadır. Türkiye’de “halkla barışık”, “milli bir derin devlet”, olmadığı için provokatif araçlar iç kamuoyuna yönelik hep kullanılmaktaydı. Her müdahale öncesinde çıkan karışıklıklar, faili meçhuller, irticai eylemler, etnik ve mezhepsel gerginlik çıkarmaya yönelik olaylar hep bu tür operasyonlardı…”

Beşinci Kol Faaliyeti Olarak Fuhuş ve Pornografi – 11 Ağustos 2006

“… Güzel ve alımlı kadınlardan oluşan fuhuş şebekeleri ile nokta operasyonlar yaparlar; devlet adamlarını, siyasetçileri, sivil ve askeri bürokratları teslim alırlar. Uçkuru gevşek tipler için ekstra gayrete gerek yoktur. Onlar çiçek sulamaya kendiliklerinden gelirler. Bu yola temayülü olan dikkatli tipler için; lüks ve güvenli olduğu intibaı veren şartlar oluşturarak onları da oltaya düşürürler.

Ağa takılan insanları adeta esir alırlar. Görüntü dâhil her türlü şantaj malzemesini ellerine geçirirler. Önemli mevkilerde bulunan insanlar itibarlarını kaybetmemek; ailesine ve çevresine “madara olmamak“ için her denileni yapmak, verilen görevleri yerine getirmek zorunda kalırlar. Üst düzey pek çok siyasetçi, asker ve bürokratın bu türden arşivlerinin varlığı bilinmektedir. Malzemesini bulundurdukları siyasetçileri ellerinde oynatırlar, bürokratlara atamalar yaptırır, imzalar attırırlar. Güvenlik güçlerinden her türlü sırları alırlar. Hâkim ve savcıların davalarına müdahale eder, verecekleri kararlarda yönlendirirler. Koca koca insanları kanun dışı, izah edilemez tavırlara zorlarlar.

Memleketine hizmet etmek isteyenlerin, yararlı şeyler üretmek isteyenlerin uçkuruna mukayyet olması şarttır. Uçkurundan kendini kaptıranların kime ve neye hizmet edeceğini belirleme tercihleri kalmayabilir…” 

İrticayla Mücadele Eylem Planı

Bir diğer yaygın kullanılan adıyla, Islak İmza’lı belge ya da AKP ve Gülen’i Bitirme Planı  bana hep garip gelmiştir. Bir kere sanki Ak Parti oraya zorla iliştirilmiş gibi gelmişti ilk okuduğumda. Hani daha çok cemaatle mücadele planı gibi duruyordu belge ama Ak Parti de kenara bir yere yazılıvermişti üzerine. Öte yandan bu belge öyle ilginç bir belgeydi ki, eğer cemaatten birisine yaptırsanız, cemaat için bu kadar faydalı olacak bir metin oluşturamazdınız.

Bir kere kamuoyunda cemaat dışı kesimlerin dillendirdiği bütün eleştiriler metinde kara propaganda faaliyetleri olarak sıralanıyordu. Yani hafızinallah eğer böyle bir belge cemaatin eline geçecek olursa, kendisine yöneltilen eleştirilerin tamamına yakınının TSK içerisindeki belli bir odağın kara propaganda faaliyeti olduğuna dair kanıt olarak kullanabilirdi. Öte yandan Dursun Çiçek’in tanıdığını dahi sanmadığım kişiler (Ömer Öngüt, İskender Evrenosoğlu v.b. – ki bunlar cemaatle itikadi olarak bir çekişme içerisindeydi) isim isim our guys şeklinde ifade ediliyordu. Bu da doğal olarak bu kişilerin kara propaganda faaliyetleri çerçevesinde kripto ecnebilerle  iş birliği yaptığının kanıtı olacak ve doğal olarak derin yapılanmanın açığa çıkarıldığı bir soruşturma kapsamında değerlendirilmesi gereken bir kanıt olacaktı.

Yani bana bu belge hep tuhaf gelmiştir.

Hanefi Avcı kitabında emniyet içerisindeki yapının deliller ürettiğini, bunları bir takım yerlerde buluyormuş gibi yapıp üzerinden soruşturmalar yürüttüğünü dile getiriyor. Peki İrticayla Mücadele Eylem Planı gerçekten de böyle bir metin olsaydı yani birileri tarafından oluşturulmuş ve Dursun Çiçek’e yamanmaya çalışıyor olsaydı,  böyle bir metni oluşturan kişiler çeşitli izler bırakmış olabilir diye düşünüyorum

İnsanlar yazılarını yazarken doğal olarak bilgilerini kullanırlar. Bugün bu blogu yazarken kullandığım dil, yazdığım konular, ifade ediş şekillerim hep benim şu ana kadar biriktirmiş olduğum bilgiler ve kelimeler üzerinde vücut bulur. Peki ben geçen sene bugünden ne kadar farklıydım? Yani geçen sene yazdıklarım bu blogda yazdıklarımdan dramatik bir şekilde farklı olur muydu? Elbette bir miktar farklılıklar olacaktır. Ama temelde mutlaka örtüşecek bir şeyler olurdu.

Lafı çevirdiğimin farkındayım. Çünkü yazacaklarım, iftira sayılabilir endişesindeyim. Bilmenizi isterim ki maksadım bu değil. Yani kimseyi elimde gerçek anlamda bilgi-belge olmadan suçlamak istemem. Bu yüzden bu yazdıklarımın sadece spekülatif ve ilginç ayrıntılar olarak algılanmasını rica edeceğim. Yusuf Gezgin’i okurken bazı cümleler bana çok tanıdık geldi. Bunlar sanki İrticayla Mücadele Eylem Planında yer alan bazı cümlelerle çok yakın ifadelerdi. Bunun yanı sıra Yusuf Gezgin’in çizdiği genel çerçeve derin devletkripto ecnebiler ve onların Kara Türklerin mücadelelerini etkisiz kılmak için yaptığını iddia ettiği şeyler hep söz konusu planda dile getirilen ve yapılması gereken faaliyetler olarak sıralanıyordu.

Demem o ki, eğer Islak İmzalı belge gerçekten de derin devletin TSK içerisine yerleştirdiği ajanları tarafından oluşturulmuşsa Yusuf Gezgin düşmanını gerçekten çok iyi tanıyordu. Peki eğer değilse? Yani eğer söz konusu belge başka bir yapı tarafından oluşturulmuş, derin devletin kripto ecnebileri eğer TSK’ya sızsa nasıl bir belge oluştururdu, bizde öyle oluşturalım diyen birileri tarafından oluşturulmuşsa, şu kadarını söyleye bilirim ki, bu kişilerin arasında iyi bir Yusuf Gezgin okuru olma olasılığı hayli yüksek.

Neyse, artık kısa keseyim ve neden böyle düşündüğümü dört madde halinde açıklayayım:

1-

26 Ekim 2006 tarihli Sınırlar ve Sinirler Zorlanabilir başlıklı yazısında Yusuf Gezgin şunları yazıyor

“…11 Eylülden sonra yaygınlaşan “istihbarat oluşturma” yöntemi bütün hızıyla devam etmektedir. Süflörler, dublorler, kurgular vasıtasıyla “en uçuk senaryolar” bile sahnelenebilmektedir. Suç ve terör örgütleri oluşturulabilmekte, bu örgütlere “paket suçlar” sipariş edilebilmektedir. Haber oluşturma, servis etme ve kamuoyunu ikna konusunda senkronize çalışmalar yapılabilmektedir.  

İstihbarat alanında sıçrama denilebilecek bu gelişmelerin en ileri teknikleri ülkemizde de denenecektir. İstihbari yenilikler “Dünya ile aynı zamanda” hizmetimize sunulmaktadır artık…

Yani haber oluşturma, servis etme ve kamuoyunu ikna konusunda senkronize çalışmalar…

Islak İmzalı belgede şöyle diyordu:

“…Faaliyetler birbirleriyle senkronize şekilde üç bölümde icra edilecektir:

a) Planlama ve genel faaliyetler

….

b)Medya faaliyetleri

c) Kara Propaganda faaliyetleri…”

Medya faaliyetleri kapsamında yapılacak 9 adımlık bir planlama söz konusu. Bu 9 adımda sırasıyla aşağıdaki faaliyetler yapılacak:

1- …söylemler yaptırılacak…

2- …bu açıklamaların basında geniş yer bulması sağlanacaktır.

3-…haberler yaptırılacak…

4- …TV programlarında…açıklamalar yapması sağlanacaktır.

5- …haberler yaptırılarak…

6 -…haberler yaptırılarak..

7- …haberler yaptırılarak..

8- …haberlerin medyada yoğun olarak yer alması sağlanılarak…

9- …kamuoyu bilgilendirilecek…

10-…haberler sürekli gündemde tutularak…

Yani kabaca servis etme işlevi olarak adlandırılacak faaliyetler gerçekleştirilecek.

Kara Propaganda faaliyetleri kapsamında yapılması öngörülen faaliyetlere dair ise 7 madde söz konusu.

1- …gibi gösterilecek, ama dinleyicilerin bizi haklı bulacağı tarzda…düzenlenecek.

2- …şeklinde ifade vermeleri sağlanacak…basında duyulduktan sonra … olumsuzluklarıyla ilgili haberler yaptırılacaktır.

3- …gibi düşünülmesi sağlanacaktır.

4- …ev baskınları yaptırılarak…FGcilerle irtibat kurulması istenen oluşumlara (Yahudilik, CIA,Mossad, Humeyni, v.b.) ait objelerin aynı ortamda bulunması sağlanacaktır.

5- Ev baskınları kapsamında Alevi düşmanlığını körükleyici bilgi ve belgelerin bu evlerde bulunması sağlanacaktır.

6- …Canlı yayında bağlanılarak…tahrik olmuş bir F.G.ci gibi…Bizimle uğraşmaya kimsenin gücü yetmez şeklinde açıklamalar yapması sağlanacaktır.

7- …çelişkili açıklamalar yaptırılarak…anlaşmazlık ve bölünmeler yaşanıyormuş şeklinde algılanması sağlanacaktır

Yani planın bu bölümüde doğal olarak ikna etme çalışmalarını kapsıyor.

İlk bölüm olan Planlama ve Genel Faaliyetler kapsamında yapılacak işler ise bu ikisi kadar Yusuf Gezgin’in şablonuyla yani haber oluşturma işleviyle tam olarak örtüşmüyor. Bu bölümde yapılması planlanan çalışmalar 7 maddeden oluşuyor. İlk iki madde ise çalışmanın çerçevesi çiziliyor. Birinci maddede icra edilen eylemlerin dine karşı olmadığı temasının işlenmesi, ikinci madde de Ergenekon davasının gündemi değiştiriliyor havası oluşturulmamasının gerekliliği ifade ediliyor. Diğerleri ise gerçektende haber oluşturma çalışmaları kapsamında değerlendirilecek çalışmalar.

1-…

2-…

3- …FGciler gemi azıya aldılar, doğrudan TSK’ya saldırıyorlar”  teması işlenecek, bu kapsamda muhafazakar vatandaşların bile “Pes doğrusu, bizde Elhamdüllilah Müslüman’ız ama FGciler resmen TSK’ya saldırmak için provakasyon yapıyorlar” dedirtecek çalışmalar yapılacaktır.

4- …dair ihbar çalışmaları yapılacak…müteakiben…ilgili haberler yaptırılacaktır.

5- ….korkutucu propaganda geliştirilerek, bu kişilerin hata yaparak tespit edilmeleri veya kendiliğinden çözülmeleri sağlanacaktır.

6- …yapılacak ışık evleri baskınlarında, …materyal bulunması sağlanarak, FG grubu…kapsamına aldırılacak…askeri yargı kapsamında yürüttürülecektir.

7- Ilımlı İslam vurgusu özellikle vurgulanacak, FGcilerin ABD güdümünde hareket ettikleri ve İslam’ın orjinalini bozmak istedikleri hususu yoğun olarak dile getirilecektir.

Özetle faaliyetlerin gerçekten de “…birbirleriyle senkronize şekilde üç bölümde…” yapılması öngörülmekteymiş.

2-

Yusuf Gezgin’in 26 Aralık 2007 tarihinde yazmış olduğu Şiddete Çekilen İslamcı Gruplar yazısında şu cümleler yer alır:

“…11 Eylül sonrası dünyada Müslümanlara karşı başarıyla uygulanan tahrik et, terörize et ve ez formülüne bizim derin cenahlar daha bir iştahla öykünmeye başlamışlardır. Ancak Türkiye”deki gurupların makul ve mutedil davranışları sebebiyle bir türlü istedikleri ortamı yakalayamamışlardır. Güdümlü cemaatler ve silahlan-dırılmış İslamcı(?) guruplar hariç hiçbir dini gurubu, cemaati tahrik ve terörize edememiş, dolayısıyla ezme imkanı bulamamışlardır.

Ancak, sevgili derin odaklarımız İslamcı gurupları şiddete bulaştırma meselesinde ısrarcıdırlar. Yöntem değişikliğine giderek, kontrol edemedikleri bu gurupları mutlaka şiddete, silaha bulaştırmak istemektedirler.

Son zamanlarda, ılımlı İslamcı guruplar içine güdümlü mürit yerleştirme çabasını hızlandırmışlardır. Cemaatler içine yerleştirilen bu elemanlarla hem cemaat ve tarikatları sabote etmeyi, yönlendirmeyi; hem de silahlı, şiddet içerikli eylemler yaptırarak bu kesimleri şiddet sarmalının içine çekmeyi deneyeceklerdir.

Cemaatler güdümlü müritler tarafından yapılan eylemleri kabullenmeseler ve kınasalar dahi, eylemciler kendi içlerinden çıktığı(!) için kendilerini aklayamayacaklar, güdümlü medya tarafından linçe tabi tutulacaklardır. Bu şekilde birkaç olay çıkarıldıktan sonra kamuoyunda fırtınalar koparılacak, irtica tehdidi bütün boyutlarıyla masaya yatırılacak, tedbirler düşünülecektir. Oluşturulan genel hava üzerine elini hiç kana bulamamış tarikatlar, cemaatler mizansenlerle ezilmeye, imha edilmeye çalışılacaktır.

Cemaat ve tarikatların etkinliğini, güvenilirliğini kırmak için düşünülen yöntemlerden birisi de, bu kesimlere ve önde gelen isimlerine iyi kurgulanmış, inandırıcı iftiralar atılmasıdır. Bu cemaat ve tarikatların asıl maksatlarından saptıklarını, yozlaştıklarını, menfaat gurupları haline geldiklerini gösterir malzemeler üretmektir.

Yusuf Gezgin’in 10 Şubat 2009 tarihli KEK Türkler yazısında ise şu cümleler vardır. (Bu yazıyı aklınızın bir köşesinde tutmanızı rica edeceğim. Birazdan tekrar döneceğim bu yazıya.

Bu yazı neden özel? AZ SONRA.:)

KEK Türkler – 10 Şubat 2009

“…Ama her türlü hokkabazlığı, madrabazlığı meslek edinmiş bu cenahlar pek çok Kek-Türk’e kendilerini “milli”, kendileriyle mücadele edenleri ise “ABD uşağı”, “gayrı milli” diye boyayıp pazarlayabilmektedirler.

Şimdi de İrticayla Mücadele Eylem Planı belgesindeki şu satırlara bakalım:

(b) Medya Faaliyetleri:

(1) İskender Evrensoğlu, Ömer Öngüt gibi hazirda beklettigimiz elemanlara medyatik eylemler ve söylemler yaptırılacak ve bu kisiler FG’ciler basta olmak üzere diger irticai gruplarla ozdeslestirilerek, kamuoyunun tüm bu gruplar arasinda benzerlik kurmasi saglanacaktir

(4) Nurettin Veren gibi isimlerin TV programlarında FG grubu hakkında bizim istediğimiz temalar doğrultusunda açıklamalar yapmaları sağlanacaktır.

(7) Ilımlı İslam konusu özellikle vurgulanacak, FG’cilerin ABD güdümünde hareket ettikleri ve Islam’ın orijinalini bozmak istedikleri hususu yoğun olarak dile getirilecektir.

KEK Türkler yazısına geri dönelim. Ama “AZ SONRA” anonsumla kastettiğim bu değil. Halen AZ SONRA  geçerli anlayacağınız 🙂

KEK Türkler – 10 Şubat 2009

Kek Türklere ve aldatılan, milli duygularına hitap edilerek dolmuşa bindirilen kara Türklere tavsiyem: bari Ergenekon’dan içeriye tıkılanların hayatlarına, akraba bağlantılarına, geçmişlerine, yaptıklarına bakın! Ortalama Anadolu insanı Müslüman kara Türklerle ortak paydaları var mı ona bakın!

Bazı Tarikatlar 100 yıldır kendilerine kötek atan, her ihtilal, muhtıra sonrası sorgusuz sualsiz dindarları kodese tıkan, irtica sopasını milletin sırtından kaldırmayan bu zihniyet değilmiş gibi, Ergenekon operasyonlarını “devletin bütünlüğüne zarar veriliyor, devlet yıpratılıyor” diye değerlendirebilmektedirler.

KEK TÜRKLER Türk’ün beş bin yıllık en eski kurumu Türk ordusunu, 1908 den sonra eline geçiren çapulcu ecnebilerden ibaret sanıp, kripto yapıların temizlenmesini “asker karşıtlığı” olarak görebilmektedirler. TSK’nın gerçek manada bir Türk ordusu olması için çetelerden, kanun dışı yapılardan temizlenmesinden rahatsızlık duyanlara şahit olmaktayız.

Milletin kendine dönüş çabasının bir sonucu olan “bağırsak temizleme mücadelesini” bir guruba, bir cemaate mal ederek meseleyi hem sulandıran, hem de küçük gösterenlere şaşırıyorum.

Bu arada Yusuf Gezgin, KEK Türkler gibi rahatsızlık duyduğunu ifade ettiği bir başka grubu 5 Şubat 2008 tarihindeki Düşmanlık Fikri Değil Cibilli başlıklı yazısında şöyle tanımlar

“…Asıl problem bende Müslümanım ama diye söze başlayan, münafıklığı meslek edinmiş iki yüzlülerden kaynaklanmaktadır…”

10 Şubat 2009 tarihli KEK Türkler yazısından iki-üç hafta sonra da 28 Şubat 2009’da TSK’yı Kim Yıpratıyor? başlıklı bir yazıda şunları yazar:

“…TSK’ya bir şekilde bulaşmış suçlular ve suçlar gündeme getirilip sorgulandığında, konunun aydınlatılması ve problemin üzerine gidilmesi yerine birileri; “TSK yıpratılıyor!” diye feveran ediyor…”

“…Bir siyasinin, bir sivil bürokratın sakatatları, itirafları ortalığa saçıldığında bu kesimler “vay be! Neler çevirmişler!” diye taaccübünü belirtiyor, ama dökülenler bir askerden, TSK’den olunca askerler yıpratılıyor, ordumuz yıpratılıyor diye basıyorlar vaveylayı…”

Şimdi de İrticayla Mücadele Eylem Planına bakalım orada ne var?

(b) Medya Faaliyetleri:

(3) “Fethullah Gülen (FG) ‘ciler gemi azıya aldılar, doğrudan TSK’ya saldırıyorlar. ” Teması islenecek, bu kapsamda muhafazakar vatandaşların bile “Pes doğrusu biz de Elhamdülillah Müslüman’ız ama FG’ciler resmen TSK’ya saldırmak için provokasyon yapıyorlar. ” dedirtecek çalışmalar yapılacaktır.

Öte yandan 23 Kasım 2007 tarihli İktidarın Çürüttüğü Mücahitler başlıklı yazısında şunları yazmaktadır:

“…Eski mücahitler müteahhit oldu cümlesi ihale peşinde koşan Milli Görüşçüler için kullanılır. Bu ifade biraz siyasi rekabet, biraz da hazımsızlık kokuyor. AKP hükümetini yıpratmayı düşünenler bu argümanı sıkça kullanıyorlar.

“… Belediyelerde görev alan bürokratlar iktidarın nimetlerinden nasiplenmenin derdindendirler…”

“…AKP”nin ikinci defa ve daha güçlü şekilde iktidara gelmesi AKP”li siyasetçilerin bastırılmış duygularının ve arzularının hortlamasına neden olmuştur. Muhaliflerin ve derin odakların korkusunun aksine AKP rejimi tehdit edecek mücahitler yerine, ikinci karıyı almış, lüks arabalara kurulmuş, imkânlarını genişletmiş müteahhitler çıkarmaktadır. Anadolu sonradan görme,  suiistimallerin ağında 3. Sınıf AKP”li taşra siyasetçisinden geçilmez haldedir. Partide halkın güvenmediği, pragmatist, parti teşkilatına yalakalık içinde pek çok çakal barınmaktadır.

“…AKP taşra teşkilatlarına acilen çeki düzen vermek zorundadır. Dün başka partilerde kendine yer bulamamış vasıfsız pek çok siyasetçi bu gün Anadolu”da AKP”nin önde siyasetçileridir…

 “…Yeniden ve daha güçlü iktidara gelme, halkın teveccühü başbakanın ayaklarını yerden kesmiş görünüyor. Eğer başbakan padişah gibi davranmaya, başkalarının fikir ve katkılarından müstağni davranmaya devam ederse büyük hatalar kapıda demektir. Derin odakların, provakatif kurmacaların yıkamadığı başbakan egosunun altında kalıp yıkılabilir…”

“…Ülkenin en büyük talihsizliklerden birisi de AKP karsısında gerçek bir muhalefetin olmayışıdır.Şu anda AKP”ye en büyük muhalefet bürokratik (Asker, Yargı, YÖK) ve aristokratik elitlerden (beyaz Türklerden) ve güdümlü medyadan gelmektedir. CHP muhalefet değil kavga etmektedir. Milletin temel değerlerine ve demokratik kriterlere rağmen yapılan bu tür muhalefet AKP”yi mağdur, mazlum duruma düşürerek güçlendirmektedir.

Ben AKP”nin siyasi ve ideolojik muhaliflerine, derin odaklara; mukaddesat karşıtı, milleti tehdit kabul eden muhalefet yapmaları yerine, AKP”nin ve belediyelerin yolsuzluklarıyla, usulsüzlükleriyle ilgilenmelerini salık veririm. Böylece hem daha çok malzeme bulacaklar, hem de millete sevimsiz olmayacaklardır. Ayrıca yararlı bir iş yaparak hükümetin icraatlarının kontrolüne vesile olacaklardır.

Mağduriyetin avantajlarını iyi kullanarak seçimlerden galibiyetle çıkan AKP yönetimi ihale kovalayan, ikinci-üçüncü karıları alan, sündü-rül-müş fetvalarla usulsüzlükleri meşrulaştıran taşra teşkilatlarına, belediyelere ve şişirilmiş egolarına mukayyet olamazsa önümüzdeki seçimlerde kendilerini muhtıralar da kurtaramayacaktır.

Anlaşılan İrticayla Mücadele Eylem Planını hazırlayanlar Yusuf Gezgin’in salık verdiği şeyleri dinlemişler ve plana şu maddeyi eklemişler (Unutmadan, planda Ak Partiye yönelik yapılması öngörülen tek faaliyet de budur!):

(b) Medya Faaliyetleri:

(9) AKP mensuplarının ülkemizde ekonomik krizin etkisini ciddi olarak hissettiği bir dönemde, lüks yaşamlarından taviz vermedikleri yönünde haberler yaptırılarak bu durumun hem “İslam anlayışıyla çeliştiği”, hem de uygulamaya çalıştıkları halk adamı yaklaşımlarının gerçeği yansıtmadığı konusunda kamuoyu bilgilendirilecektir.

Yukarıdaki yazısından yaklaşık 1.5 yıl sonra, İrticayla Mücadele Eylem Planının fotokopi halinin bulunduğu baskından ise üç hafta kadar önce, yani 16 Mayıs 2009’da AKP’yi Eleştirme Vakti başlıklı yazısında şunları yazar:

“…Seçimlerden önce AKP’ye yapıcı uyarılarımız oldu ise de, hatalarını, eksikliklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktan uzak durduk…”

“…Gerek yerel siyasetçilerde gerekse Ankara siyasetinde kirlenmişlik, yolsuzluk, akçalı işlere yönelik söylentiler çok fazladır. Zaman içinde insanlar koltuklara alışmakta, imkânlardan daha fazla yararlanmak için hukuk, usul ve ahlak dışı yollara tevessül edebilmektedirler. Akçalı işlerde suiistimale alışan kimseler, sonrasında her türlü ahlaksızlığı işleyebilmektedir. AKP zaman geçtikçe kirlenmekte, hukuk-ahlak dışı işlere bulaşmaktadır. AKP ve başbakan bu meydanda kalıcı olmayı istiyorsa bağırsaklarını temizlemeli ve yolsuzlukla-ahlaksızlıkla etkin mücadele yöntemleri geliştirmelidir. AKP’yi muhtıralar, darbe planları, medyanın insafsız saldırıları, CHP’nin ve laikçilerin muhalefeti yıkamaz, hatta güçlendirir; ancak gayrı ahlaki ve akçalı işler AKP’yi ve hükümeti bitirir. Özellikle akçalı işler konusunda başbakan dâhil, pek çok AKP’li hakkında vatandaşın kafası karışıktır. Başbakan gelecekte iyi anılmak istiyorsa, geniş imkânlarla yaşamaktan fedakârlıkta bulunmalı, en azından Bülent Ecevit kadar dürüst ve temiz kalmayı başarabilmelidir…”

“…CHP’ye kaptırdıkları belediyelerden yakında kokular çıkmaya başlar. AKP, amme hakkı, devlet malı, yetim hakkı gibi Müslüman her insanın duyarlı olması gereken konularda beklenen duyarlılığı sergileyememiştir….”

Ne diyeyim…

Yusuf Gezgin’in 12 Haziran 2007 tarihli Türkiye Irak’laştırılıyor yazısından bir alıntı yapalım:

“…Kur’an öğretilmesinden rahatsız olanlar, Kutlu Doğumu tehdit görenler, namaz kılan çocukları esrar satıcısına eş tutanlar, Türk tarihinin en şanlı sayfaları Osmanlı’dan, Selçuklu’dan rahatsız olanlar Türkün milli birlik ve bütünlüğünü ne kadar sağlayabilirler? Bu iddiaları ne kadar inandırıcıdır? …”

Gerçekten de İrticayla Mücadele Eylem Planında namaz kılan çocuklar meselesi de ihmal edilmemiştir:

(b) Medya Faaliyetleri:

(8) Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okul öğrencilerine ait ibadet görüntü ve haberlerin medyada yoğun olarak yer alması sağlanılarak Milli Eğitim Bakanı kamuoyu önünde yıpratılacaktır.

Yusuf Gezgin’in 20 Aralık 2008 tarihinde yazmış olduğu Ermeni Sorununun Çözümüne “Özürlü” Darbe başlıklı yazısında şu ifadeler yer almaktadır:

“…Üretilmiş” pek çok problemde olduğu gibi, Ermenilerle ve Rumlarla yaşadığımız sorunların temelinde de “Beyaz Türk” denilen kripto vatandaşlar vardır. Ama bu konulara “Türkçü”, “milliyetçi” zarflarıyla yaklaştıkları için bazı Kara Türkler, “Türk devleti ve Türk milletinin hakları savunuluyor!” zannederek Ermeni ve Rum düşmanlığına destek vermektedirler…”

İrticayla Mücadele Eylem Planında Medya Faaliyetleri Madde 10 da bu konuya ayrılmış görünüyor:

(b) Medya Faaliyetleri:

(10) Ermenistan ve Yunanistan ile ilgili kamuoyunda tepki uyandıracak haberler sürekli gündemde tutularak milliyetçi partilerin tabanının genişletilmesi sağlanacaktır.

Hani pek çok yazısını okumamış olsam Yusuf Gezgin Ergenekon’un elemanı, Islak İmza metninin oluşturulmasında kripto ecnebilere yardım etmiş diyeceğim ama böyle bir şeyin söz konusu olmadığını elbette biliyorum…

3-

Albay Dursun Çiçek, mahkemedeki savunmasında şunları söyler:

“…“Bu planda bir sürü boş yer var. Ben bunu 3 sayfada bitirirdim” diyen Çiçek, “Biz düşman unsuru değil, ‘düşman kuvvetleri, dost kuvvetleri, bilgilendirme ve bilinç faaliyeti, bilgi ve evrak güvenliği’ deriz. Faraziler geçekleşmezse o plan çöpe atılır. ‘Dursun Çiçek şerefsiz albay plan yapmış’ diyene o şerefsizliği iade ediyorum” şeklinde konuştu.

Çiçek, “Biz, Fethullah Gülen, AKP falan demeyiz. Özel isimleri kullanmayız. Kullanırsak adli müşavirlik imzalamaz. Çünkü suç unsuru olur” dedi.

Belgedeki bazı ifadelere sinirlenen Çiçek, “Bunu kurmay söyledi diyenin anlını karışlarım. Türkçesi varken yabancı kelime söylemek yasaktır. Komutanı, belgeyi albayın yüzüne atar” şeklinde konuştu…”

Bu unsur meselesi benim de Yusuf Gezgin’in yazılarını okurken dikkatimi çekmişti. Yusuf Gezgin’in en sevdiği aşikar olan kripto, Ecnebi, Ermeni ve Alevi kelimeleri dışında sıklıkla kullandığı kelimelerden birisi unsur. Aşağıda referans verilmeden farklı yazılarında kullanmış olduğu ve içinde unsur geçen cümleleri listeliyorum. Hangi yazı olduğunu bulmanız için söz konusu cümleleri google’lamanız yeterli olacaktır sanırım. Bu arada daha pek çok farklı şekilde (yani bir diğer unsur, tehdit unsuru, v.b.) kullanımlarını listeye dahil etmedim. Sadece bir insan grubuna yönelik olarak kullanılmış olan unsurlar listeye dahidir.

“…Sünni, Şii ve Kürt unsurları bir arada tutmanın…”

“…kavgalı hale getiren yabancı unsurlarla mücadele etmeleri…”

“…hem diğer unsurları tahrik etmek, hem de Türk unsurunu…”

“…Hükümetlerin sistemdeki dengeleyici unsurlarla kontrolü…”

“…ülke sınırlarının dışına sürülmesi” gereken unsurlar değil;…”

“…bir ülkeye konuşlandırdığı ve kontrol ettiği unsurlardır…”

“…Enjekte edilmiş yabancı unsurlarla mücadele ediyor…”

“…Terörist imha edilmesi gereken bir unsur olsa bile…”

“…ülkücüler arasında pek çok Türk dışı unsur bulmak mümkündür. MHP…”

“…asli unsur olduğu iddia edilen Türkler…”

“…deşifre edilen gayrı meşru derin unsurların yerine…”

 

4 –

Hatırlarsanız Yusuf Gezgin’in kripto Ermenilerin, kripto aleviler şeklinde ordu içersine sızdığını ve TSK’nın Güneydoğu’daki kötü muamelelerini bu unsurların yaptığına inandığına dair çeşitli örnekler vermiştim. 2006 ve 2009 yılında yazdığı iki yazıyla bir hatırlayalım isterseniz:

Ezdik Bitmedi; Versek Kurtulur muyuz? – (28 Aralık 2006)  

“…Dağa kaldırmalarla, köy yakmalarıyla, faili meçhul operasyonlarla, kontra-Hizbullah cinayetleriyle, asayiş amaçlı?! bombalamalarla, hayatı dar eden muamelelerle karşılaşan bölge insanı hızla ayrılıkçı düşüncelere kaymıştır. İnsan haysiyetine ve devlet anlayışına sığmayan, Türk askerine ve devletine bu insanları düşman eden muamelelerin kökeni karışık kimselerce “ezdikçe çoğalsın” düşüncesiyle kasten yapıldığı artık bilinmektedir…”

Kripto Ermeniler Ergenekon’un Neresinde? – 3 Ağustos 2009

“…Mesela ben “acaba Kürtleri PKK ve Kürtçülüğün kucağına itmek, bin yıllık kardeşlerimizle arada bir husumet oluşturmak için silahlı güçlere konuşlanmış bazı kripto ecnebilerin planlı ve özel gayretleri, işkenceleri, zulümleri, ötekileştirmeleri var mıdır?” diye hep düşünmüşümdür.  Cumhuriyetin ilk yıllarında Ermeni yetimler neden başka bir yere değil de askeri okullara yerleştirilmiştir? Bunu yapanlar bundan ne ummuştur? Daha sonra bu hayati kuruma ne kadar (gizli) Ermeni sokulmuştur? Bunlar hangi rütbe ve makamlara gelmişlerdir?” hep merak etmişimdir.

İrticayla Mücadele Eylem Planı (fotokopi olanı) Av. Serdar Öztürk’ün ofisine (daha doğrusu Ocak 2009’dan itibaren, o sırada avukatlığını yapıyor olduğu Levent Göktaş’ın duruşmaları için İstanbul’a geldiğinde kullanmaya başladığı, sahiplerini Ocak 2009’dan önce tanımadığı ama Levent Göktaş’ın yakını bir şirketteki masasına, detaylar için AKP ve Güleni Kurtarma Planı başlıklı kitaba bakabilirsiniz) yapılan 4 Haziran 2009 tarihli baskında ele geçiriliyor. Serdar Öztürk, kitabında aslında kendisinin hedef olmadığını, sadece Levent Göktaş’da bulunduğu iddia edilen ve içerisinde mahrem görüntülerin olduğu 51 Nolu DVD’nin (hani adli emanette kırılmış olan) kimler tarafından üretildiğini bulmaya yönelik çeşitli çalışmalar yapmaya başlamasıyla dikkatlerin üzerine çevrildiğini, Şubat ayı içerisinde kendisi hakkında sahte belgeler kullanılarak dinleme kararı alındığını belirtiyor.

Kitapta, daha doğrusu savunmasında, anlattığı olaylardan birisi şöyledir: (sayfa 91)

( O sırada Öztürk daha henüz dava kapsamında sanık değil de Levent Göktaş’ın avukatıdır) “…3 Mart 2009 tarihinde İstanbul TEM’de gözaltındayken 4. kata çağırıp: “bize bir general ismi ver. Bir olay anlat. Seni burada bırakalım. Rıdvan Özden’i Silahlı Kuvvetler öldürdü. Biz biliyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri eşittir Ergenekon” gibi bir sürü ipe sapa gelmez iddialarda bulunan kimliği meçhul emniyet görevlileri …” hakkında suç duyurusunda bulunduğunu yazar (sayfa 91)

Bu sorgudan üç ay kadar önce (28 Kasım 2008’de) Yusuf Gezgin Kurşun Adres Sorar mı? başlıklı yazısında şunları yazmaktadır:

“…1995’te öldürülen Mardin il jandarma komutanının (Rıdvan Özden) JİTEM tarafından öldürüldüğü ve karısının talebine rağmen otopsi yapılmasına müsaade edilmediği medyada yer aldı...”

Anlaşılan sorgucular arasında iyi bir okuru bulunmaktaydı.

Kitapta sıklıkla tekrarladığına göre anlaşılan bayağı içerlediği bir konuyu dile getirir. 16 Mart 2009 tarihinde Serdar Öztürk, subay olarak 90’lı yılların başında Güneydoğu’da Silopi’de görev yaptığı sırada tanımış olduğu ve anlaşılan etkili bir korucu olan (Ankara’ya geldiğinde bakanlar ağırlarmış) Koçero Saluci’den telefon alır. Koçero Saluci kendisine bir-kaç gün önce Silopi Emniyet’ten polislerin geldiğini ve o sırada henüz Serdar Öztürk’ün avukatlığını yapmakta olduğu dosyada gizli tanıklık yapmasını teklif ettiklerini söyler. Kabul etmediğini ama adamın kendisini çok sıkıştırdığından şikayet eder. Silopi Cumhuriyet Savcılığına da suç duyurusunda bulunmuş olduğunu da söyler Koçero Saluci. Neyse, Koçero Saluci bir sonraki gün dilekçesini fakslar Serdar Öztürk’e.  (sayfa 97)

“…okudum ve dehşete kapıldım. Böyle bir saçmalık yok. Silopi’de görevli bir emniyet amiri: “1990-1994 yılları arasında burada görev yapan subaylar Ermeni kökenliydi. O yüzden size eziyet ettiler.” Diyor. Başbakan burada Ermeni açılımı yapıyor. Silopi’de ki Emniyet Müdürü de Ermenileri aşağılayan ifadeler kullanıyor. Halka, bu subayları korumak Ermenilere hizmet etmektir bize yardım edin 1990-94 yılları arasında burada görev yapan subaylar kimse, ne yaptılarsa onlarla ilgili bilgi verin diyorlar. Sonuç; bilgi yoksa iftira

Anlaşılan o dönemin Silopi Emniyet Müdürü (Anlaşılan Serdar Öztürk şikayetçi olur, tazminat davası açar ve görevden alınır) de sıkı bir Yusuf Gezgin okurudur. Güneydoğu’da bir dönem halka yapılmış olan kötü muameleleri kripto Ermeniler’in yaptığının bilincindedir.

Yukarıda 10 Şubat 2009 tarihli KEK Türkler yazısını sizlere tekrar hatırlatacağımı söylemiştim.

KEK Türkler – 10 Şubat 2009

“…Dün Sebatayların, Siyonistlerin yapılandırdığı, Türkçü soslara sahip akım ve görüşlerin içinde bu gün maalesef (kripto) Ermeniler çok etkin ve etkilidirler. Türkçü”, “ulusalcı” görünen pek çok şahsiyetin üstü hafifçe kazındığında altından Ermeni kimlikler çıkmaktadır. Ergenekon örgütünün son dönemde medyaya düşen pek çok aktörü enteresan bir şekilde Ermeni kökenlere sahiptirler. Sayın KEK-TÜRKLER sloganların, içi boş hamasi söylemlerin peşinden sorgulamadan koşma dönemi hala bitmedi mi?  Adının sağına soluna bol “Türk”lü unvanlar kondurmuş münafıkların izinden gözü kapalı yürümeyi ne zaman bırakacağız?...”

Sizce kimi kastediyor? Elbette bu yazı sadece ilginç bir tesadüf de olabilir. Henüz Öztürk yeni dikkat çekmeye başlamıştır o dönemde…

Neyse artık burada kesiyorum. Savunmasından bir kaç ufak şey daha aktarayım. Öztürk’ün parmak izi kendisine isnat edilen suçlara delil olan hiçbir ve tabii ki İrticayla Mücadele Eylem Planı belgesinde bulunmaz. Bu arada savcılık sorgusunda ilginç bir durum yaşanır  (7 Haziran 2009) kendisine isnat edilen suçlar arasında Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Kaydetmek yani fişlemek de vardır. İlginçtir ama baskın sırasında ele geçen belgeler arasında böyle bir suç işlendiğini gösteren bir belge bulunmamaktadır. Söz konusu savcılık sorgulaması ıslak imzalı bir belge olarak kaydedilmiş durumda.

Peki neden böyle bir isnat vardır? Kısa zaman sonra anlaşılır. Bir süre sonra kullandığı ofiste çalışanlar  fişleme olarak değerlendirilebilecek bir belge bulurlar. Baskını yapan polis belgeyi bulamamıştır. Ortada bir suç isnatı vardır ama belgesi henüz ortada yoktur! Baskının kamera kayıtları sırasında gerçektende bir polis söz konusu belgeyi alır, bakar ama anlamaz ya da anlamsız olarak görür ve yerine geri koyar.

DİPNOTLAR:

[1]Genelde her kurumun imamı işleri yönetmektedir. Emniyet, ordu, MİT, basın ve medya, yargı, maliye gibi tüm büyük kurumlardan sorumlu olan bir imam vardır. Her imamın altında o kurumun her biriminde sorumlular mevcuttur ve bu en yukarıdan başlayıp alta kadar yoğun örgütlü olarak devam eder. Ağırlıklı olarak merkez ve büyük illerde olmak üzere tüm illerde örgütlülük söz konusudur.” Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 564

[2]Her hafta toplanılarak o kurum/birimdeki genel durum değerlendirilir. Alt birim imamları kendi aralarında toplanırlar. En yukarıda o kurum için istişare heyeti denilebilecek üst sorumlulardan oluşan komitevari bir birim olup, onun üstünde o kurumun imamı bulunur. Daha üstte kurum imamları bir araya gelip ülke genelindeki ve kurumlar arası çalışmaları değerlendirirler. Bununla birlikte her kurum imamı ayrıcı doğrudan yurtdışında bulunan Fethullah Hoca’ya bilgi verip ondan talimat alır, yani olup biten her şey hocanın bilgi ve kontrolünde gerçekleşir, dolayısıyla meydana gelen olaylar asla sıradan bir cemaat mensubunun kendi kafasına göre yaptığı şeyler değildir…Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 564

[3]Türk sağ aydını Osmanlının yıkılışını İttihat ve Terakki ile Jön Türk hareketinin, zaten kendisi bir hiyerarşik örgüt olan devlet kurumları ve özellikle ordu içerisinde örgüt kurması, bu nedenle ordunun ve devletin sistemini bozmasına bağlarlar. Bugün için cemaatin yaptığının bundan farkı yoktur; polis, ordu, MİT, jandarma, yargı ve diğer kurumları içerisinde ayrı bir hiyerarşik örgütlenme kurarak ve bu teşkilatların sistemlerini bozarak çalışmalarını engelliyorlar. Üstüne üstlük bu teşkilatların personeli arasında ayrım, güvensizlik ve düşmanlık yaratarak kurumları içerden ve tamir olunmaz biçimde yaralıyorlar.Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 569

“Bir alim, “küfürle yönetim (inançsızların yönetimi)  mümkün ama zulümle (adaletsiz) yönetim mümkün değil” demişti. Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 574

Bu devlet uğruna bugüne kadar çok can verildi, zaten çok fazla sorunu olan bu devleti ve sistemi daha da bozmak, devlet içerisinde devlet kurmaya kalkmak akılla izah edilemez. Bu devletin polisi, askeri, medyası oluşturulmak istenen bu sistem içerisinde çalıştırılamaz, bugün yapıldığı gibi cemaatin hedefleri uğruna hukuksuzluklar, komplo, şantaj ve iftira yöntemleri ile çalıştırılırsa da gelecekte bu ülke herkes için adeta bir cehenneme dönüşür. Bugün “çeşitli konularda kusurları da bulunan bazı kişilere iftira atıldı, haksız yere tutuklanmışsa ne olmuş” denemez. Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 572

[4] “…Eğer bu insanlar sadece yardımlaşma, dayanışma,  birbirleriyle aile ve arkadaşlık ilişkisi kurma gibi faaliyetler içinde olsalardı elbette buna itiraz edilmezdi ama şimdi görüldüğü kadarı ile devleti idare eden Bakanlık ve Genel Müdürlüklere, hatta hükümete alternatif bir yapı kurularak tüm kurumlar yönetilmektedir. Her şey olmasa da hayati konular, önemli tayin ve atamalar, önemli operasyonlar bu yapı tarafından planlanıp uygulanmaktadır… Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 565

[5] “…Operasyonlara bu yapı karar verip devletin sistemlerini kendi amaçları doğrultusunda çalıştırmakta, aynı anda kendi taraftarları ve kendilerinin denetiminde olan basın yayın organları ve internet siteleri vasıtasıyla linç kampanyaları yapılmakta, doğru yanlış her turlu bilgi çarpıtılarak servis edilmekte, kamuoyu yanlı ve yanlış bilgilerle yanlış kanaat sahibi olmaktadır…” Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa

Bu devlet uğruna bugüne kadar çok can verildi, zaten çok fazla sorunu olan bu devleti ve sistemi daha da bozmak, devlet içerisinde devlet kurmaya kalkmak akılla izah edilemez. Bu devletin polisi, askeri, medyası oluşturulmak istenen bu sistem içerisinde çalıştırılamaz, bugün yapıldığı gibi cemaatin hedefleri uğruna hukuksuzluklar, komplo, şantaj ve iftira yöntemleri ile çalıştırılırsa da gelecekte bu ülke herkes için adeta bir cehenneme dönüşür. Bugün “çeşitli konularda kusurları da bulunan bazı kişilere iftira atıldı, haksız yere tutuklanmışsa ne olmuş” denemez. Bu anlayış ve yöntem her gün aratarak devam edecek. Kısa süre sonra ticari şirket, ortaklık, ihale, v.s. işlerde de bu anlayış ve yöntemlerle yaklaşılmaya başlandığında ülkede her şey çok daha kötüye gidecektir.Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 572

[6] …Bugün bilenen gazete, televizyon ve dergiler haricinde Aktif haber, Derin düşünce, Roothaber, Habertime, Habervaktim, Sonsayfa, recepa. blogspot gibi onlarca internet sitesi cemaat mensuplarınca kurulmuştur. Tek merkezden yönetilen haberler buradan verilerek kamuoyu istenilen doğrultuda yönlendirilmektedir. Başta polis olmak üzere tüm kurumlardaki cemaat taraftarlarından gelen bilgiler bu haber sitelerine servis edilmekte, kendilerine karşı olan tüm kişilere ise buralardan saldırılmaktadır.

“…Bir kısmı polis kaynaklarından alman ancak çarpıtılarak cemaat propagandası haline dönüştürülen akıl dışı iddialar, farklı internet siteleri ve yayın organlarında yayımlanarak halkın zihninde gerçek bilgi haline dönüştürülmektedir…

[7] “…Bilinenler haricinde açığa çıkmayan tehditle ve şantajla kimlere neler yaptırıldı? Dahası ileride kullanılmak üzere ne kadar şantaj malzemesi, bant, kaset hazırlandı? Bu kadar kirli malzeme, taşıyanı, eli değeni de kirletir…” Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa

Aslında herkes biliyor ama kimse dillendirmiyor. Ben bu kitapla birlikte açıkça ifade ediyorum ki tüm bu işleri cemaat yapıyor, bunu artık herkes bilsin. Son zamanlarda gündemi meşgul eden tüm iddiaları yayan cemaattir, onlardan bilgi alan da, onlar adına konuşan da cemaatin adamlarıdır. Tarafsız basın mensubu, devletin polisi, savcısı numarasını artık kimse yutmasın, bu işler Emniyet ya da hukuk adına yapılmıyor, cemaatin planı ve programı doğrultusunda cemaatin talimatıyla gerçekleştiriliyor.”  Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 571

“…Cemaatin plan ve programına uymayıp görevini yapan hakim, savcı ve diğer görevlilere yönelik saldırılar cemaatin talimatı ve planı gereği yürütülüyor…”

Şu çok açık ve net: Bir örgüt, cemaat adalete sızmış, kendi kurallarını uyguluyor, kendi operasyonlarını yapıyor. Ortada hukuk yok, kimsenin numara yapmasının, bilmiyoruz demesinin manası yok. Bütün avukatlar, gazeteciler, polisler verilecek kararların ne olacağını merak dahi etmiyor, zira kararı net olarak davaya hangi savcı ya da hâkimin baktığı belirliyor; Herkes bu durumun farkında, ama hala kralın ne kadar güzel bir elbisesi var diyoruz. Kral Çıplak! Tarafsız hâkim ve savcılar hukuka göre davranırken, cemaat taraftarları örgütlü ve hukuka göre değil, cemaatin talimatına göre davranıyor. Cemaatin istemediği kişiler serbest bırakılınca bu defa cemaatin etkilediği medya o savcı ve hâkimi topa tutuyor, haksız itham suçlamalar, linç kampanyaları ile hakim ve savcılar taciz ediliyor, çalıştırılmaz hale getiriliyor.”

…Olay bir örgütün, cemaatin devlet içerisindeki elemanları vasıtasıyla yürüttüğü örgütsel bir faaliyettir, karşımızdaki kişiler polis, hâkim ve savcı değil, örgütün / cemaatin elemanlarıdır. Devletin hukukunu değil, cemaatin talimatlarını yerine getirmektedirler…

[8] “…Ayrıca bu belgeleri ortaya çıkaranların iddialarını daha da güçlendirmek için belgelerin içine uydurma belgeler eklenmesi de devreye girince ortaya önemli bir bilgiye rağmen kargaşa, birbirine karışan bilgiler ve toz bulutu kalıyor. Bütün bu meselelerle ilgili olarak işin uzmanı kişiler tarafından bir ayıklama yapılıp konunun kirden, harici katkılardan arındırılarak sağlam bilgilerin ortaya konması ve akılcı bir anlayışla analiz edilmesi şarttır.Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 548

“…Balyoz Darbe Planı denen planla ilgili evraklar da yukarıda belirtilen bu üç tip toplantının evrakları karıştırılarak oluşturulmuş, hatta bir iki ilave belge de eklenerek karma bir evrak çuvalı yapılarak bir gazetecinin önüne atılmıştır. İnsanların kafası karışıyor, yüz kişi bir oda da toplanıp darbe konuşur mu? Eskiden bu çalışmalar bu kadar gizli saklı yapılırken, şimdi neden ses ve görüntü kaydı tutulan toplantılarda bu çalışmalar gerçekleştiriliyor? Evet, kayıt tutulan toplantılar darbe planları değil savaş oyunlarıdır.Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 551

…Bu belgelerin kullanılmasının hukuki hale getirmek için cemaat elemanları tarafından bir yerlere konulup aramalarda bulunduğu süsü verildiğine dair ciddi emareler vardır. Kimi zaman da casuslar bilgiyi getirmelerine rağmen bunu kanıtlayacak bir belge olmuyor. Bu durumda da amaca yönelik belge üretiliyor. Bazen de ele geçen belgeler yanlış yorumlanıyor, o zaman da cami bombalama timi gibi saçma konularda uydurma belgeler ortaya çıkıyor ya da ilgili ilgisiz belgeler karıştırılıyor. Böylece adalet mekanizması yanlış yönlendiriliyor.” Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 554

“…Hukuka uygun veya farklı yöntemle elde edilen bilgiler ve her türlü yöntem kullanılarak hedef seçilen kişiler linç edilmek istenmektedir. Zamanla bu bilgiler tahrif edilerek, ekleme ve çıkarmalar yapılarak kullanıldığı gibi çoğunlukla da her yerde bulunan gizli elemanları özellikle ordu içerisindeki faaliyet ve çalışmaları rapor etmektedir…”

“…Daha sonra bu haberleri belgelemek için delil bulmaya çalışılmakta, bulunan veya yaratılan belge, evrak veya materyaller aranan mahallere konarak, aramada ele geçti işlemi yapılmaktadır. Failleri bulunmuş birçok olay, başlatılan ve yeterli delil bulunamayan başta Ergenekon olmak üzere pek çok başka davalarla irtibatlandınlmaya çalışılmakta, hukuk ve mantık zorlanmaktadır…”

[9] “…Bu olayın manidar tarafı şu; benzeri iddialarla pek çok kişi Savcılığa ve Emniyete başvurmuştur ama başvurularla ilgili olarak karı-koca arasındaki meseleler hukuk mahkemesini ilgilendirdiğinden en fazla cumhuriyet savcıları tarafından ifade alınıp telefonları inceletme veya TİB’den detay alma şeklinde tahkikat yapılmıştır. Organize Şubelere havale edilerek örgüt tahkikatı yapılmamıştır. Fakat söz konusu cemaate yakın biri olunca arka plandaki birileri organize ederek tahkikatın mükemmel şekilde yapılmasını sağlamıştır…Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 546

“…Cemaatin İstihbarat Dairesindeki teknik personelinin bir süre önce yurtdışına giderek gizli ses ve görüntü kayıt eden çok miktarda saat, kalem görünümünde teknik cihazlar aldığı, küçük dinleme sistemleri alıp askeri ve belli kurumlarda ki adamlarına verdiği, bu yöntemle her yerde ortam dinlemesi, gizli kayıtlar yaparak bilgi topladığını duymuştum. Bugün sık sık kaynağı belirsiz şekilde internete düşen bu ses ve görüntülerin kaynağı çoğunlukla bu tür bilgilerdir. İstihbarat Daire Başkanlığında arama yapılsa, demirbaşa kayıtlı olmayan cemaatin kendisine ait özel dinleme ve izleme aletleri bulunacağından hiç tereddüdüm yoktur…

MHP, üst düzey yöneticilerini hedef alan kasetlerin yayınlanmış olduğu web sitesine İbrahim Faruk Bayındır adında ve BoraJet’in eski ortaklarından olan ve bir dönem Küçükçekmece’de Ak Partili olarak belediye meclisinde üye birisinin kredi kartından ödeme yapıldığını belirtiyorlar.

Ali Kıdık Airport Haber sitesinde “BoraJet’e İthaftır” başlıklı yazısında şöyle yazıyor:
…Borajet ile ilgili yapılan bazı haberlerde yazılan yorumlar soruşturmaya neden oldu. Soruşturma sonucunda bazı ip numaralarından Borajet yöneticilerinin tanıdığı isimlere rastlanmış. Peki sonuç ne olmuş? Borajet yöneticileri bu kişileri arayarak neden bu yorumları yaptıkları sorulmuş…

Hanefi Avcı’nın yukarıdaki alıntılarından ilkini düşündüğümüzde İbrahim Faruk Bayındır’ın ülkemizin şanslı kesimlerinden olduğu ortaya çıkıyor.

Peki, soruşturma konusu edilen yorumlar ne acaba?

Açıkçası bilmek mümkün değil. Belki de Güntay Şimşek’in Habertürk’teki yazısının altındaki yorumlardan bir tanesi olabilir…

Bu arada komplo teorisi yapmayı sevenlere bir malzeme daha vereyim. Her ne kadar 23 Eylül 2008’de İbrahim Faruk Bayındır BoraJet hisselerini devretmiş olsa da altı ay sonra BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun şüpheli bir şekilde öldüğü helikopter BoraJet’e aitti..

Muhsin Yazıcıoğlu “Bizim tarlalar çok önceden sürülmüş” derken neyi kastediyordu çok merak ediyorum.

[10] “…Ahmet inançlı ama bağnaz hiçbir yönü olmayan, insani değerlere sahip ve her kesimle iyi ilişkiler kuran biriydi. Hatta ben de Ahmet’i Fethullah Hoca’ya sempati duyan  ve o gruba mensup kişilerle dayanışma ve arkadaşlık içinde olan, bununla birlikte görevini iyi yapan, siyasi ya da dinsel görüşlerini işine karıştırmayan biri olarak bilirdim. Ahmet Şube müdürü olarak çalışırken Ankara Merkez İstihbarat Daire Başkanlığındaki müdürler, o dönem Daire Başkanı  olan Sabri Uzun’un İstanbul’a gelmesi durumunda takip edilip gittiği yerlerin fotoğraflanmasını takip amirlerinden istemişler. Bu talepten haberi olan Ahmet buna tepki göstermiş ve Daire Başkanının takip edilmesini veya uygunsuz şekilde fotoğraflanmasını kabul etmemiş, böylece merkezdeki arkadaşlarıyla ilk çatlak ortaya çıkmıştı. İl müdüründen öğrendiğime göre, bir müddet sonra Ahmet!i kış ortasında Ankara’ya çağırmışlar ve resmi daire dışında bir ortamda muhatap olan aynı arkadaşları “İstanbul istihbarat Şubesi görevinden ayrılman lazım. Biz İstanbul’a İstihbarat Şube Müdürü olarak başka birini atayacağız. Seni istensen İzmir’e verebiliriz.” Demişler. Ahmet bu teklifi kabul etmeyip istenen dilekçeyi vermemiş. Akabinde Hrant Dink’in öldürülmesi olayı meydana gelince bu fırsattan istifade Ahmet görevinden alınıp, yerine Ali Fuat Yılmazer Şube müdürü olarak atandı. Bana göre Hrant Dink’in öldürülmesi olmasaydı, Ahmet Şube’den yine alınacaktı. Çünkü isteneni  yapmayacağı ve merkezin İstanbul’daki planlarına uygun davranmayacağı anlaşılmıştı…” Hanefi Avcı, Haliçte Yaşayan Simonlar, Sayfa 428

[11] Ak Parti, Elazığ milletvekili Fevzi İşbaşaran  2009 Aralık ayının sonlarına doğru haftasonu ailesiyle bir yemekten dönerken polis tarafından durdurularak bir anlamda sinirleri test ediliyor. Anlaşılan pek kendine de hakim olamıyor. Ne tesadüf ki, o sırada emniyet bütün tartışmayı kameraya alıyor ve olayların daha sonraki günlerde büyümesi üzerine 29 Aralık tarihinde youtube’da bu görüntüleri yayınlanıyor

Fevzi İşbaşaran söz konusu çevirme sırasında yaşananları aynı dönemde Bülent Arınç’a suikast yapılması iddiasıyla kozmik odaya girerek hükümet TSK’nın bir birine düşürülmeye çalışılıyor olmasına ve Ankara Emniyet Müdürü’nün de ayağının kaydırılmaya çalışılmasıyla ilişkilendiriyor. Bu kapsamdaki düşüncelerini önce NTV televizyonuna ardından da 25 Aralık 2009 tarihinde Star Habere açıklıyor.

Bu arada Fevzi İşbaşaran’ın videoda dile getirmiş olduğu Ankara Emniyet Müdürü Orhan Özdemir’in ayağının kaydırılması da hayaldi ve yedi ay sonra (7 Temmuz 2010 tarihinde) gerçek oldu. 18 Mayıs tarihinde ihaleye fesat karıştırmak suçundan hakkında soruşturma başlatılan Orhan Özdemir () , 7 temmuz tarihinde tutuklanır.

Meyyal Uygur’a göre Orhan Özdemir’in günahlarından bir tanesi Ankara’da yapılan Ergenekon kapsamındaki soruşturmalarda İstanbul’dan gelen ekibi değil de Ankara Emniyetindeki kendi ekibini kullanması.

“…(Orhan Özdemir) Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a “suikast” iddiasında işbaşındaydı. Kozmik oda baskınları ve hakimi takip eden sebze-meyve taşıyan araçlara suç üstünde de onun polisleri görev yaptı. En tepki çeken icraatı ise “soruşturmanın gizliliğini” ihlal edip, Arınç’a “suikast” teşebbüsü hakkında enine, boyuna brifing vermesiydi!..

TSK’nın mühimmat sevkiyatı yapan araçlarına Ankara girişinde yapılan baskın emri de Özdemir patentliydi!..

“Ergenekon” kapsamındaki son icraatı ise eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay’la ilgili oldu. Arama ve gözaltı işlemlerini İstanbul’dan gelen ekibin yapmasına izin vermedi. O işleri Ankara polisine yaptırdı. Birilerin bundan rahatsız olduğu muhakkak da kimlerdir, nedendir bilemeyiz elbette!.. 

Bu olay da Hanefi Avcı’nın kitabında bir cemaat operasyonu olarak yer aldı.

Benim yorumuma göre, o dönem içerisinde Orhan  Özdemir’in göze girmek amacıyla eften püften bütün olaylara operasyon düzenleyerek “Bakın ben ne önemli operasyonlar yaparak sizi koruyor kolluyorum” yöneliminde olduğu yazılıp çiziliyordu. Öte yandan  gerçekten de Önder Aytaç’ın hedefindeydi. Yani demem o ki, kanımca Fevzi İşbaşaran’ın iddiasındaki gibi İstanbul Emniyet Müdürü olmak isteyerek çalışmalar yaparken, evdeki bulgurdan oldu…

[12] Beşir Atalay’a karşı ise önceleri pek bir eleştirisi yok gibi görünüyor. Yazının başlarında özetlemiş olduğum ve 2009 ikinci yarısından itibaren başlayan Emniyet Genel Müdür Yardımcılıklarının boşalma sürecinin ardından yeni atamaların yapılmasına kadar hiçbir Yusuf Gezgin yazısında Beşir Atalay adı geçmiyor görünüyor. Ama hatırlarsanız

Statüko Yıkılıyor Köstebekler Telaşlı!! – 23 Şubat 2010  tarihli yazısında 

“…Ey hükümet! İçinizdeki bazı elemanların size pompaladığı korkularla paniklemeyin! Korkularınızdan, kaygılarınızdan hareketle görevini yapan hakimlere-mahkemelere baskı yapmayın, baskılara boyun eğmeyin, eğdirmeyin! Siz asıl içinizdeki trojenlere dikkat edin! Onların sizi maniple edip tenhalara, dehlizlere çekmesine fırsat vermeyin!… Sizin bostana başkalarının diktiği “Çiçek”lere, sizin meralarda koşturan “tay”lara dikkat edin!…”

diye birilerine belli ki mesaj veriyordu.

Öte yandan, Önder Aytaç’ın 13 Temmuz 2009’da yazmış olduğu ve Sakarya ile Konya Emniyetinden görev almaları eleştirdiği yazısında Beşir Atalay’a dönük bir sıkıntı duymaya başladığını görüyoruz. 21 Eylül günü Emin Aslan’ın görevden alınmasının ardından yazmış olduğu Emin Aslansa Semiz Kuşta Ne?  başlıklı yazıda bu görevden alınmayı haksız gördüğünü ve olayın arkasında Semiz Kuş’un olduğunu (tahminim kendisi de çok kısa süre sonra bir başka soruşturma kapsamında koltuğunu kaybedecek olan M.G. kastediliyor. Çünkü bu yazıda Şamil Tayyar’ın şu yazısına atıf yapılıyor Semiz Kuşu tarif için. Yazıya göre Semiz Kuş Sakarya Emniyet Müdürü Faruk Ünsal’ın Ankara’daki Abisi. Şamil Tayyar’ın bu yazısında ise abinin kim olduğu açıklanıyor) ileri sürer (Not: Bu arada Önder Aytaç birilerini hedef aldığı aşağı yukarı her yazısında bir yerinden söz konusu kişiyle Ergenekon arasında bir bağ kurmayı başarıyor!). 17 Ekim 2009’da dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in görevden alınması önemli bir kırılma yaratır.  2009 yılının sonlarına doğru ise (artık Beşir Atalay’ın istenilen atamaları yapmayacağı anlaşıldığından mı nedir bilinmez) kılıç çok daha keskin bir şekilde kullanılmaya başlıyor.

Önder Aytaç Beşir Atalay’ı Kürt Açılımı çerçevesinde hangi bağlamlarda eleştirdiğine geçmeden önce Kürt Açılımı konusunda aslında Yusuf Gezgin’le oldukça paralel olan görüşlerinden birkaç alıntı yaparak başlayalım. Bu arada Taraf Gazetesine erkesin erişimi mümkün olamayacak diye söz konusu yazıların başlığına tıklanılarak ulaşabileceğiniz bağlantılar webde bulduğum başka kaynaklara yönleniyor.

Kaldıraç Yöntemiyle Ülkeyi Karıştırmak

“…Toplumun bir kesimini kışkırtarak, onların karşısında olanları da harekete geçireceksin. Her zaman eylem yapanlar da kontrol altındaki kişilerdir. Düğmeye ya tam ya da azar azar kontrollü basarak, geniş grupların hep karşı karşıya gelmesi süreklileştirilecek ve demokrasinin bu aksak topal yürümesi de askerî vesayet altında devam ettirilecektir.

“…Birilerini ‘öteki’leştirmek için, devlet ve devletin aygıtları kullanılabileceği gibi, diğer toplum kesimleri de kullanılabilir. Devletin kaba güçlerini, silahlı kurumlarını, hak-hukuk, adalet, merhamet gözetmeden farklı kesimlerin üzerine yıllarca sürer ve onlara bazı şeyleri zorla dikte ettirirseniz, bu kesimi devlet eliyle dışlamış, ötekileştirmiş ve problem haline getirmiş oluruz…”

“…Kaldıraç yöntemi, derin yapı tarafından bilinçli olarak kullanılmaktadır. Türkiye’de kaldıraç uygulamalarının pek çoğu, meşru kurumlar içindeki derin odaklarca yerine getirilmektedir. PKK ve onun siyasi uzantısı nasıl ülkenin geri kalanını germek için yeterince kaldıraç yöntemiyle kullanılıyorsa, Muhsin Yazıcıoğlu’nun başkanlığındaki Alperenler, Kürtleri tahrik edecek, cephe oluşturacak bir hareket çizgisine çekilemezken, Yazıcıoğlu’nun öldürülmesi sonrasındaki Alperenler, derin yapının potasında tetikçi olarak kaynatılmaya hazır beklemektedir….”

Gül ve Erdoğan’!a Uyarı – 2 Kasım 2009

“…Kanımızca, ‘derin PKK’ kartını oynayanlar, Erdoğan’ın vaatlerini gerçekleştiremeyip Kürt oylarını kaybetmesini ve Anadolu insanının tedirginleştirmesini birlikte planladılar. Seçimlerde, AKP’nin batıdan alacağı oyların azalacağını hesap edenler, ilk provokatör çıkışı, ‘Öcalanlı çözümün, yalnızca tek bir çare/çözüm’ olarak sunmaya mı başladılar ve ‘Öcalan’ın AKP’yi aşağılaması’ ile de bu süreç devam mı ettirildi?…”

“…Öcalan İmralı’dan örgütü nasıl idare edebiliyor? Apo’nun bütün görüşmeleri kayıt ve kontrol altında olmasına rağmen, onu kullanmak isteyenler var mı? Yaşamasını ve örgüt üzerindeki etkinliğinin sürekliliğini kimler istiyor? Öcalan, aynı Ergenekon gibi, ‘devletin içinde yapılanan’, ‘ucu dışarıda’, ‘gayrı milli’ bir yapı ile bir ilişkide mi?…”

Kürt Ergenekon – Derin PKK – 14 Aralık 2009
“…En başından itibaren Kesire’nin babası, Baki Tuğ, Pilot Necati üçgeninde ‘derinlerin efendisi’ olan bir Apo gerçeği var mı? Diğer Kürt yapılanmalar yok edilirken, yalnızca PKK’nın bırakılması bir tesadüf mü? Ya da Ergenekon ile içli dışlı olan PKK’nın üst düzey yöneticilerinin durumları ne? Öcalan’ı şu anda da elinde tutanlar, ortalığı bilinçli bir biçimde, AKP’ye ve İçi boş olan ‘demokratik açılım’a karşı doldurmadılar mı? İmralı’nın F tipine dönüştürülmesi ile Öcalan da el değiştirecek. Acaba Öcalan’ın, Ergenekon’un tahakküm alanından çıkacak olması, onun hamisi derin yapıyı çok mu rahatsız eder?…” (NOT: Bak şimdi ben merak ettim. İmralı F-Tipine dönüştü mü?”

“…Derin güçlerin elemanları, açıktan savaş taktikleri, gizliden tehditleri ve C(M)HP’nin bel altından vurma stratejileri İle amaçlarına ulaşamadılar ki; şimdi de “TC’ye hizmet etmeye hazırım” diyen Öcalan da, ‘derin yapı’ tarafından, şiddete başvurması için acilen kullanılıyor. O da yine her zamanki gibi, yalnızca kendi çıkarları için, PKK ve KCK’yı kullanarak eylemler yapıyor. Peki, ne için? Sakın bana heval hakları için demeyin. Yalnızca kendi menfaatleri için…”

“…Kürt sorununun çözümüne yönelik AKP’nin iyi niyetine karşılık, PKK ve KCK’nın şiddet ile yanıt vermesi, Anadolu insanının; ‘Kürtler yalnızca şiddetten anlar’, sakat ve yanlış düşüncesi oluşurken, ‘derin PKK’ ve ‘derin devlet’ tarafından da bu düşünce körüklenmektedir. Kürtler, güvenilecek insani değerlere sahip devlet temsilcilerini bu bölgede neredeyse hiç görmedikleri için, sessiz kalarak, PKK’nın yanındaymış gibi algılanıyor…”

Erdoğan ateşten gömleği giydi diyen MİT’çi kim? – 20 Ocak 2011  

“…İşte tam da bu noktada; Demokratik Açılım ve Kürt Sorununun birinci basamağı olan Habur girişlerine gelerek bir kere daha düşünelim. Acaba devletin istihbarat birimleri, orada toplanan yüz bin kişilik kalabalığı görmekten aciz miydi? Acaba devletin akil adamları, o teröristlerin törenle karşılanmasının Anadolu’da yaratacağı yıkıcı etkiyi hesaplayamayacak kadar akılsız mıydı? Acaba o olay tamamen tesadüfi bir olay mıydı? Yoksa bir tuzak mıydı? Acaba devlet, dağdan inen teröristleri sınırın herhangi bir yerinden sessiz sedasız getirip evlerine dağıtamayacak kadar basiretsiz miydi? Yoksa o nümayiş acaba kasten ve önceden tasarlanarak mı yaptırıldı?  İlker Başbuğ “terörist de insandır” diyerek fişeği bilinçli olarak mı ateşledi? Amacı da açılım vasıtasıyla hükümeti sessiz ve derinden mi götürmekti? Beşir Atalay da bu plana istemediği halde / kasten / zorla iştirak mi etti? Ve Habur hadisesi / kazası meydana geldi…”

Peki Beşir Atalay’ı hangi bağlamlarda eleştiriyor yazılarında derseniz, 5 Ocak 2010 tarihli, Ergenekon’a İnanmayan Bakan Kim? başlıklı yazısında nedenlerin  büyük bir kısmını derliyor: (Aşağıda ilk cümleler benim yorumlarım, alıntı ardından yapılıyor)

1-      Önder Aytaç’ın beğeneceği kişileri yakın çalışma arkadaşı yapmamış: …Atalay, Doğu ve Güneydoğu’da görev yapan, Kürt sorunsalı ile ilgili birikime sahip pek çok valiyi, emniyet müdürünü ve kaymakamı barındıran bakanlık bürokrasisinden yaralanmak yerine; kendine sanki kan bağı ile bağlı, sadece teorik düşünen, problemden haberdar olmayan bir kaç akademisyen ile bakanlıkta tek bir müsteşar yardımcısı ve EGM’de de tek bir genel müdür yardımcısı ile mi çalışmaktadır?…

2-      Türkiye de kaos ortamı çıkarmak isteyenlere, yani hem PKK’ya hem de derinlere yarayacak işler yapıyor:  Sınırdan örgüt üyelerinin girişinde, o kadar kalabalığın toplanması ve üniforma ile gelmelerindeki gibi, ciddi hatalar ve istihbarî eksiklikler nedeniyle, hem PKK’ya, hem de muhalefete çok önemli altın kozlar mı verilmektedir?  Devlet aciz mi gösterilmekte ve PKK’ya reklâm fırsatı veren bir tavır mı sergilenmektedir? Atalay’ın koordinesinde yürütülen açılım projesi, Apo’yu devlete muhatap gibi gösterirken, çözüme taraf halinde gibi gözüken PKK nedeniyle de, Anadolu insanları rencide mi edilmektedir?

3-      Hem Ergenekonla hem de KCK’yla yapılan mücadeleyi yavaşlatmak için Ramazan Akyürek’i görevden aldı: Bakan ‘Ergenekon’a inanmadığını’ farklı ortamlarda ifade etmekte ve bilinçli olarak Ergenekon ve KCK ile yapılan mücadeleyi yavaşlatmakta mıdır? Bu nedenle de, Ergenekon soruşturmasının içini boşaltmak saikıyla Ramazan Akyürek görevden mi alınmakta, Hacı Müdür’ün katkıları ve yeni İstihbarat Daire Başkanı aracılığı ile de AK Parti tabanının ayağına kurşun sıkacak bilgi ve belgeleri mi hazırlanmaktadır?

4-      Sorunun çözümü kapsamında kurulacak olan güvenlik müsteşarlığı, çözüme TSK’nın da dahil olacağı bir tuzak aslında  Sözde Güvenlik Müsteşarlığı ile terörün çözümüne hiçbir katkıda bulunulmayacağı gibi, yetki ve sorumluluk kargaşası nedeniyle, sivil otoritenin yetki alanına askerlerin kalıcı şekilde sokulduğu düzenlemeler mi yapılmaktadır? Yine stratejik öneme sahip ve dinsel duyarlılığı olan illere, EMASYA planları çerçevesinde, şehir merkezlerinin güvenliği için, askerî birlikleri metropollere hemen davet edecek valiler mi yerleştirilmektedir? Bu bağlamda, Kasım 2009’dan bu tarafa, TSK içindeki birliklerdeki askerlere EMASYA protokolleri çerçevesinde tatbikatlar yaptırılmakta ve sivilin bacağına nasıl ateş edileceği ile ilgili eğitimler mi verilmektedir?

5-      Benim tanıdığım birisi var. Acaba onu Güvenlik Müsteşarı yapsak mı?(bu anlamı ben çıkarıyorum…) Deneyimli, bölgeyi çok iyi bilen, cevval, sosyal, diyaloga açık, pozitif enerjili yeni bir adım mı atılmalıdır?

Son olarak Yusuf Gezgin’de Güvenlik Müsteşarlığını benzer gerekçelerle bir yıl öncesinden eleştiriyordiğini de belirtelim.

Posted in Uncategorized | Tagged , , , , , , | 1 Comment

Vaka 3: İlhan Cihaner – YSK Üyeleri ve (bir kısım) Medya

Merhabalar,

Aslında İlhan Cihaner olayını çok daha fazla zaman ayırarak, geçtiğimiz iki sene içerisinde yazılmış bütün yalan/yanlış haberlerle ele almak isterdim. Umut ediyorum bir gün fırsatım olduğunda mutlaka böyle bir çalışmayı da yapacağım. Ama bugün henüz sıcağı sıcağına gündemde olan bir yanıltıcı haber operasyonunu ele alarak ufak çapta sahayı ısıtmaya başlamaya karar verdim.

Hatırlayacağınız üzere 12 Haziran 2011’de yapılacak olan genel seçim aday listelerinin partiler tarafından YSK’ya (Yüksek Seçim Kurulu) bildirilmesinin ardından, YSK, CHP’nin Çorum, Gaziantep ve Denizli’de ön seçimle belirlemiş olduğu aday listesine, daha önce buralarda kontenjan adayı belirleyecegini de bildirilmiş olması nedeniyle aday listelerine itiraz etmişti. CHP, bu sefer de ön seçimle  belirlenen adaylarını kontenjan üyesi olarak bildirmesine rağmen YSK bunu da reddederek ön seçime girmemiş adaylar arasından yeni aday belirlenmesini şart koşmuştu. Bunun üzerine CHP söz konusu yerlere yeni kontenjan adayları bildirmek durumunda kalmış, kamuoyunda ise en büyük ilgiyi Denizli 2. sıradan gösterilen İlhan Cihaner görmüştü…

Gördüğüm kadarıyla özellikle Ak Parti’ye yakın duran medya İlhan Cihaner’in adaylığını oldukça sert haberlerle eleştirmekte. Bu haberlerin bir kısmında ise ciddi yanlışlarla kamuoyunu yanıltıcı unsurlar yer almakta.

24 Nisan 2011 tarihli Zaman gazetesinde ” YSK, Cihaner konusunda bölünmüşbir haber çıktı. Başlığı acaip derecede yanıltıcı olan (Çünkü YSK Cihaneri değil üç ilde CHP’nin kontenjan göstermemesini tartışmıştı, Cihaner ismi YSK’nın değil CHP’nin belirlediği bir isim!) bu haberin içeriğinden söz konusu karar verilirken YSK’nın kararını 7’e karşı 4 oyla verildiğini ve YSK kararına  aleyhte oy kullanan dört üyeden iki tanesinin Kırdar Özsoylu ve Hüseyin Eken olduğunu öğreniyoruz. Başlık haricinde doğruluğu üzerine fazla bir şey söyleyemeyeceğimiz bir haber aslında. İlginç olan ise metinde yer alan:

“…YSK kararlarında rol oynadıkları öne sürülen YSK Başkan Vekili Kırdar Özsoylu ile üye Hüseyin Eken‘in, bilinenin aksine ‘kontenjan zorunluluğu’na muhalif kaldıkları anlaşıldı…”

ifadesi. Çünkü aslında birazdan da göreceğimiz üzere “öne süren” de “o şekilde bilen” de kendileri! 🙂

Haberin kamuoyunda nasıl şekillendiğini bilenler için aslında bu haber bir TEKZİP ve bir çeşit ÖZÜR yazısı (her ne kadar haber metninde geçmiyor olsa da!). Aslında ZAMAN gazetesi okurlarından bu haberin bir TEKZİP olduğunu saklamakta. Yani haberin etik olmayan bir şekilde kamuoyunu yanıltıcı ikinci yönü (başlığının yanı sıra) bu yönü.

Hikaye şöyle gelişiyor.

22 Nisan 2011 tarihinde ZAMAN Amerika’da “YSK, Cihaner’i CHP’ye zorla aday yaptırmış” başlığıyla bir haber yayınlanıyor. Haberin kaynağı Zaman, Ankara olarak görülüyor. Haberin içinde şu ifadeler yer alıyor.

“…Cihaner’in aday gösterilmesinde YSK’nın hamlelerinin büyük rol oynadığı öğrenildi. YSK, adeta CHP’yi mecbur bırakmış. CHP’ye önce ‘kontenjan adayı’ gösterme uyarısında bulunan Kurul’un, daha sonra önerilen adayı da veto ettiği ve Cihaner’den başka seçenek bırakmadığı belirtildi. Bunda da, YSK kararlarında rol oynayan Başkan Vekili Kırdar Özsoylu ile Hüseyin Eken’in büyük rol oynadığı öne sürüldü…

Bir parantez açıp önce bu kısımda yer alan ve yanıltıcı olduğu ortada olan altı çizili ifadelere bakalım. CHP’nin ilk önerdiği adayları niye reddettiğini bu girişte belirtmiyor (okuyucu ancak haberin devamında bu bilgiye erişebiliyor) ve bu durumu “VETO” etmek olarak niteleyerek tamamen ihtiyari ve nedensiz bir eylemmiş gibi sunuyor. Halbuki haberin devamında da belirtildiği üzere CHP ilk olarak ön seçim sırasında yer alan adayları kontenjan olarak önerdiği için YSK talebi reddediyor. Öte yandan 4000 aday adayı arasından Cihaner’i aday gösteren CHP’ye neden başka seçenek kalmadığı ise tam bir muamma!

Neyse devam edelim. Haberin devamında Kırdar Özsoylu ve Hüseyin Eken üzerine yazılanlar medyamızda oldukça yaygın görülen ve herhangi bir gelişmiş demokrasi ülkesinde insanların yazmaya utanacağı çiğlikte şahsiyet karalama yolu seçiliyor.

Hem de niye?

Çünkü Zaman gazetesi (2 gün sonra yanlış olduğu gene kendileri tarafından yazılmış olduğu gibi) bir ön yargıya kapılarak bu iki üyenin YSK’nın söz konusu kararında “…büyük rol oynadığı…” ‘na inanıyor olmaları nedeniyle. Haber şöyle devam ediyor:

Bu iki hakimin, Ergenekon kapsamında yargılanan İlhan Cihaner’in Yargıtay ve Danıştay’daki davalarına baktığı ve eski Başsavcı’nın lehine kararlar verdiği belirlendi…

“…YSK üyesi Hüseyin Eken, İlhan Cihaner’in davasının görüldüğü Yargıtay 11. Ceza Dairesi üyesi olarak görev yapıyordu. Aynı zamanda YARSAV üyesi olan Eken’in, fotokopi belgelerle eski Erzincan Başsavcısı’nı tahliye eden Yargıtay 11. Ceza Dairesi kararının da altında imzası bulunuyor. Aynı Eken’in Cihaner’in aday gösterilmesi aşamasında kritik YSK kararlarının altında da imzası var. Eken’in Cihaner’in CHP’den aday gösterilmesi için önce YSK’yı, sonra da CHP’yi yönlendirdiği iddialar arasında.

…Bir diğer dikkat çekici isim YSK Başkan Vekili Kırdar Özsoylu. İlhan Cihaner, yürütmenin durdurulması ve Adalet Bakanlığı aleyhinde 10 bin liralık manevi tazminat talebi ile Danıştay 2. Dairesi’ne başvuruda bulunmuştu. Özsoylu, aynı dairede üye hakim olarak görev yapıyor. Özsoylu’nun ağabeyi Serdar Özsoylu’nun da CHP Kütahya il teşkilatı yönetim kurulu üyesi olduğu ortaya çıktı...

2 gün sonra yayınlanan Zaman gazetesinden öğrendiğimiz kadarıyla Eken aslında karara karşı olan bir isim. Ama Zaman Ankara’nın acar muhabirleri bir yerden Eken’in sadece kararı destekelemiş olduklarını değil aynı zamanda CHP’yi de yönlendirdiği bilgisini ele geçiriyor. Bu yanlış bilgiye kaynak ne dersiniz? Herhalde taraflarından birisi olan Eken ya da CHP’den birisidir! 🙂 Bu arada öğrendiğimiz kadarıyla Özsoylu’nun ise kardeşi CHP Kütahya teşkiletı YK üyesiymiş. O muhabire sormak gerek, bu kadar çaba harcamışsın (!!!) insan açıp YSK üyelerinden yazmadan önce haberi doğrulatmaz mı?

Özetle nereden tutarsanız elinizde kalacak bir haber söz konusu!

Bu kadar çarpık bir haber iki gün sonra yalan çıkınca da Zaman gazetesi yukarıdaki haberi yapmak durumunda kalıyor ve anlaşılan kendilerince hem habere konu olan ve şahsiyet katline maruz kalan YSK üyelerinden hem de biz okurlardan anlaşılan bu haberle özür dilemiş oluyorlar!

Zaman Amerika’nın 22 Nisan 2011 tarihli olan ve iki gün içerisinde Zaman Türkiye tarafından yalanlanmış olan bu haber mümtaz basınımızın kimi gazetelerinde ve haber sitelerinde kendisine yer buluyor. Bir açıdan şıracının şahidi bozacı oluyor yani…

22 Nisan 2011 tarihinde Star gazetesi mobil servisinden Star Ankara imzalı olarak  “Cihaner’le ilgili iki önemli kararda aynı isim var” başlığıyla aşağıdaki haberi okurlarına duyuruluyor. Star gazetesinin hedefinde ise sadece Hüseyin Eken olduğu görülüyor. Bu arada dileyen okurlar için haberin videolu halini de oluşturmayı ihmal etmemişler!

YARGITAY 11.Ceza Dairesi ve YSK üyesi Hüseyin Eken, İlhan Cihaner konusunda verilen önemli kararlarda imzalarıyla dikkat çekti. Eken, Yargıtay 11.Ceza Dairesi üyesi olarak Cihaner’in görevi kötüye kullanmak, İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nı Erzincan ve yöresinde hayata geçirmek iddiasıyla açılan davalarda yer aldı. Eken, Cihaner’in asıl dosyası olmadan, fotokopi belgeler üzerinden verilen tahliye kararına imza atan heyette yer aldı. Eken, YSK üyesi olarak da siyasete girmesinde etkili oldu. YSK, Cihaner’in CHP’den Denizli ‘kontenjan’ adaylığının yolunu açtı. STAR ANKARA…”

23 Nisan 2011 tarihli Star gazetesinde ise “İşte Cihaner Gereği” başlığıyla yer alan haberde ise büyük hatalarını (!!)  Kırdar Özsoylu ismini de metne ekleyerek telafi ediyorlar!

…YSK Başkanvekili Kırdar Özsoylu‘nun Cihaner’in Adalet Bakanlığı aleyhine açtığı davaya bakan Danıştay 2. Daire’nin üyesi olduğu kaydedilirken, YSK üyesi Hüseyin Eken’in ise Cihaner’i Ergenekon üyesi olarak yargılandığı davada fotokopi üzerinden tahliye eden Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin üyesi olduğu öğrenildi…

Öte yandan, 23 Nisan 2011 tarihli Bugün gazetesinde “YSK, Cihaner için iki kere direnmiş” başlığıyla yayınlanan haber aynı yalan/yanlış bilgileri okurlarına iletiyor. Bu arada Gökhan Özdağ imzalı haberde sunulan kimi duruşma zabıtlarının resimlerinden de görüleceği üzere Bugün gazetesi okurlarına doğru(!) bilgiyi verileriyle beraber sergilemek için elinden gelen bütün çabayı harcamış!!

Bağımsız milletvekili adaylarıyla ilgili olarak verdiği kararla ülkede kaosa neden olan Yüksek Seçim Kurulu hakkında ilginç bir iddia gündeme geldi. Ergenekon sanığı İlhan Cihaner’e milletvekilliği yolunu açan YSK’nın iki üyesinin, Cihaner’i kurtaran yüksek yargı üyeleri olduğu belirlendi.  YSK Başkanvekili Kırdar Özsoylu‘nun Cihaner’in Adalet Bakanlığı aleyhine açtığı davaya bakan Danıştay 2. Daire’nin üyesi olduğu kaydedilirken, YSK üyesi Hüseyin Eken‘in ise Cihaner’i Ergenekon üyesi olarak yargılandığı davada fotokopi üzerinden tahliye eden Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin üyesi olduğu öğrenildi“.

Öte yandan 22 Nisan tarihli Zaman Ankara kaynaklı söz konusu yalan/yanlış haber internet medyasında çoşkuyla karşılanıyor. Tek tek yazmayacağım elbette. Ama listenin muazzam genişliğini sergileyebilmek amacıyla bu haber sitelerini ve haberin bağlantılarını da paylaşmadan geçemeyeceğim:

Haksözhaber  – SamanyoluhaberTurktimeHabervaktim – AktifhaberLiberalseskontrgerilla –  Haber34Rota Haberhaber365 –  Turuncutime kanalahaberhaberpan SonsayfaToplumsalhafıza TürkdünyasıHaberAktüelİhlasnet Habertimes Medyaironik Haber5 GazeteturkaDünyabülteniAnalizmerkezi Guncel-Haber –  Bürokrathaber Objektifbakış – …

ve daha onlarcası. Yani açık bir şekilde yanıltıcı haber bir anda topluma ahtapot gibi kolları olan medya ağı üzerinden yayılıveriyor…

Aslında son bir hafta içerisinde medyamızın bir kesiminde yer alan çarpıtma içerikli başka haberlerden de göreceğimiz üzere İlhan Cihaner’in adaylığı birilerinin kimyasını oldukça bozmuş.

19 Nisan 2011 tarihli Zaman gazetesinde “Kılıçdaroğlu ‘sordum’ dedi, il başkanı yalanladı”  başlığıyla bir haber yer almıştı. Haberin içeriğine baktığımızda şu cümleler yer alıyor:

“…CHP lideri Kılıçdaroğlu, Cihaner’in adaylığının belli olduğu gün Star Haber Grup Başkanı Uğur Dündar’a yaptığı açıkamada “Zaten örgüte de sorduk biz İlhan Bey olabilir mi diye, onlar da memnuniyetle karşıladı.” demişti. Ancak İl Başkanı Himmet Yavaş Cihaner’in adaylığının teşkilata danışılmadığını belirtti. Dün konuya ilişkin gazetecilere açıklamalarda bulunan Yavaş, “Sizi genel merkezden aradıklarında kiminle görüştünüz? Size danışıldığına dair ajanslar haber geçti.” sorusuna şu karşılığı verdi: “Genel merkezden arama olayı yok. Başından beri sayın ilçe başkanımızla bu işin takipçisiydik. Sonuçta hem tabanımızın hem de kayıtlı partililerimizin, gönül dostlarımızın talepleri vardı. Onları iletmek üzere sayın ilçe başkanımızla beraber oraya gittik. Orada öğrendik olayı.” İl Başkanı Yavaş, bu aşamadan sonra yapacak bir şey olmadığını ifade ederken Cihaner’in adaylığını memnuniyetle karşıladıklarını vurguladı ve ekledi: “Bir başkasının gelmesindense İlhan Cihaner’in gelmesi bizleri çok mutlu etmiştir…

Haberin içeriğinden anlıyoruz ki, Himmet Yavaş’a “Sizi genel merkezden kim aradı” diye soruluyor, Himmet Yavaş ise “Aranmadık. Biz başından beri zaten genel merkezdeydik” diye yanıt veriyor. Yalanlanan tek şey “aranmak” meselesi. Öte yandan Kılıçdaroğlu zaten “Aradık” demiyor ki! Örgüte sorduk diyor. Söz konusu örgüt nerede? “Başından beri orada(genel merkezde)“. Ne yapıyor genel merkezde? Her halde tavla oynamaya gitmediler. Bu konu görüşülüyor olsa gerek. Kılıçdaroğlu ne diyor “Onlar da memnun oldular diyor. Yavaş neyi vurguluyor peki? “memnuniyetlerini”. Peki haberin başlığı ne? “Kılıçdaroğlu ‘sordum’ dedi, il başkanı yalanladı“… Okuduğunu anlayamayanını gördüm ama kendi yazdığını anlamamak?

Aynı haber üç aşağı beş yukarı aynı içerik ve çarpıtmayla “CHP Denizli il başkanı şoke etti” başlığıyla 19 Nisan 2011 tarihinde Bugün gazetesinde de yer alıyor.

Ardından bu haber yukarıda listelenmiş olan internet haber siteleri üzerinden yayılmaya bşalıyor. Listeyi tekrar etmeyeceğim ama bu listeye ek olarak yakın zaman da yayın hayatına başlamış olan ve en azından seçimlere kadar yayın yapacağından emin olduğum ülkücügazete sitesini de eklemek gerekecek.

Son olarak 18 Nisan 2011 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yer alan iddia, İlhan Cihaner’in CHP Denizli 2. sıradan kontenjan adayı olmasını Zaman, Bugün ve Star gazetelerinde daha sonra iddia edileceği üzere YSK tarafından değil de, ODATV tarafından dayatmış olduğuydu! 🙂 . Söz konusu habere göre ODATV 16 Nisan günü saat 11.28’de haber yapıyor ve İlhan Cihaner neden aday olmadı diye soruyor, ardından 4 saat 32 dakika sonra ise İlhan Cihaner’in adaylığı açıklanıyor. Söz konusu haberde yer alan ama mesnetsiz bir iddiaya göre “…Kemal Kılıçdaroğlu, bu isimleri liste dışında tutarak, kendisini genel başkanlığa taşıyan kaset skandalının arkasındaki güce boyun eğdi...”.

Özetle anlaşılan 12 Haziran’a kadar ilginç haberlerle dolu günler bizleri bekliyor.


Posted in Uncategorized | Tagged , , , , , , | Leave a comment